Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Psikoloji ve Felsefe arrow Postmodernizm ve Eğitim
Postmodernizm ve Eğitim
Üye Değerlendirme: / 4
Kötüİyi 
Yazar M. Akif SÖZER   
Salı, 04 Aralık 2007
Yazı Index
Postmodernizm ve Eğitim
Sayfa 2
Postmodernizm tartışmaları teori alanında, modernist sanat biçimleri ve pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimari, edebiyat, resim vb. alanlarda yeni "postmodern" kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Bu tartışmalar zamanla diğer bir çok alanlara da yansımıştır. Bu alanlardan birisi de eğitimdir. Postmodernizm bilgi, doğru ve insanla vb. ilgili ortaya koyduğu iddialar eğitimi de yakından ilgilendirmektedir.

Ancak eğitimle ilgili tartışmaları daha kapsamlı bir biçimde ele alabilmek için öncelikle postmodernizm ne olduğunu ya da ne olmadığı ortaya koymak gerekmektedir. Bu yazıda öncelikle bunu yapmaya çalışacağız.

Postmodern terimi muhtemelen ilk kez Arnold Toynbee tarafından 1934' de tasarlandı ve 1939' da kullanıldı. Hacimli bir eser olan A Study of History'sinde Toynbee, birinci cildin ilk sayfalarındaki bir dipnotta, tarihçilerin "modern" dönem olarak göndermede bulundukları dönemin aşağı yukarı ondokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğinde - yani 1850 ile 1875 arasında- sona erdiğini öne sürer. Bu, o andan itibaren "modernizm sonrası" bir döneme girildiğini, postmodernitenin yirminci yüzyıldan çok ondokuzuncu yüzyıla dek düştüğünü gösterir. Toynbee, eserini yazarken modern dönemin sonuna dair bu düşünceyi pekiştirmiş ve çalışmanın 1939'da yayımlanan 5. Cilt'inde "postmodern" terimini çekinmeden ilk kez kullanmıştır. Bu noktada, modernin Birinci Dünya Savaşı sırasında 1914-1918'de sona erdiğini ve postmodernizmin iki savaş arası yıllarda 1918 ile 1939 arasında eklemlenmeye ve biçimlenmeye başladığını öne sürerek kronoloji biraz değiştirmiştir

F. Jameson'un "geç kapitalizmin mantığı", A. Huyssen'in "neo-modernizm", Marc Argue'nin "üst modernizm", E. Gellner'in "görecelik", Guyy Debord"un "gösteri toplumu diye adlandırdığı ya da tanımladığı postmodernizmin veya postmodern toplumun kesin ve net bir tanımını yapmak hemen hemen mümkün değildir. Ancak genel ilkeleri ve özellikleri ya da söylemi analiz edildiğinde "modern - sonrası" ve "modern karşıtlığı" biçiminde bir tanım yapmak mümkündür. Bu konudaki açıklamalar, "özenin sonu"ndan "öznenin yükselişi"ne, "yeni bireycilik"e, "toplumun çözülüşü"nden "sivil toplum"un yeniden ortaya çıkışına, "modernliğin sonundan "başka bir modernlik"e ve "neo-modernizm"e kadar uzanıyor .

Postmodernizm öncelikle dünyaya olagelen değişimlere yanıt olarak ortaya çıkar. Nitekim tarihsel olarak bakıldığında, postmodernizm askeri ve iktisadi Amerikan hakimiyeti akımının üst-yapısal ifadesi ya da en azından Avrupa merkezciliğin sonu olarak da görülebilir. Nihayet postmodernizm bir yandan tarihsel bir dönem olarak anlaşılıyor. Öte yandan sadece bir arzu, şimdiki zamanı yeniden değerlendirmek için geleceğe yönelen bir ruh hali gibi görülüyor. Daha farklı bir deyimle modernlik 19.yüzyılın ikinci yarısı ve 1960'lardan sonra iki büyük kriz yaşadı, işte postmodernizm bu ikincisinin sonu olarak ortaya çıkmış kabul ediliyor.

Avrupa'nın dünyanın geri kalan ülkeleri üzerindeki egemenliğinin sonu ve "yerel ya da azınlık kültürlerine söz hakkı veren medyaların ve ortamın gelişmesi postmodernizmin ortaya çıkışındaki iki temel değişimdir. Böylece 18 ve 19. Yüzyıl Avrupa'sının akıl ve ilerleme için ya da bunlara karşı mücadele ettiklerini sandığı toplumsal hareketlere temel bir önem veren evrenselcilik ortadan kalkar.

Postmodernizme yol açan gelişmeler, tek ve mutlak bilim anlayışının reddedilmesiyle başlamakta, aşırı rasyonelleşmenin insani duyarlılığı yok etmesi, araçsal aklın egemenliğinin yıkıcı sonuçları ve nihai olarak yaşam alanının yok olmasına tepki olarak şekillenmektedir. Rasyonalizme karşı da öznenin de öne çıkması yönünde bir gelişim gözlenmektedir.

Postmodernizmin tarihsel ve kültürel temellerini ortaya çıkarmak amacıyla Antik Yunan Felsefesine özellikle de Sofistlere kadar gidilebilir. Sofistlerin septisizmi, relativizmi ve nihilizmi postmodernistlere hem benzer hem de cazip gelir. Bilindiği gibi Sofistler "insan"ı herşeyin ölçüsü olarak kabul ederler. Hatta öyle ki insan "varolanların varlıklarının da varolmayanların varolmadıkla
rının da" ölçütüdür. Dolayısıyla bu anlayışa göre "doğru" olacak, herkesin doğru sayacağı bir yargıya varmanın imkanı yoktur. Sofistlere göre varlığın bilgisini bile elde etmek mümkün değildir. Gorgias'a göre, "bir şey yoktur"; "bir şey olsaydı da bilemezdik"; "bilseydik de başkalarına bildiremezdik". Onlara göre bilgi teorik bir merakı gidermek için değildir, pratiğin, yaşamın emrindedir. Bir bakıma Sofistler kendilerinden önceki filozofların temel konusu olan "tabiat"ı, dış dünyayı terkederek, insana yöneliyor, onu her şeyin merkezi, temel unsuru yapıyordu.

Sofistlerin septisizmi, relativizmi ve nihilizmi yaşadıkları dönem itibariyle yıkıcı bir özellik taşımıştır. Değer kargaşasına ya da anarşisine yol açarak tümel hiçbir ölçüyü ayakta bırakmamış, otorite ve geleneği (yasaları, hukuku, sosyal normları, ahlak kurallarını) olabildiğince sarmıştır.

Postmodernistlerin Sofistlerden sonra gerek fikri, gerekse kültürel anlamda etkilendikleri akım ise yüzyılımızın başındaki "bulanım felsefesi"dir. J.J. Rouseseau ile başlayan modernizm eleştirileri Nietzshe, Heidegger, Spengler, Danilevski vb. ile belki de en üst noktasına varmıştır. Yine ardından gelen Frankurt Okulu ve takipçileri de postmodernizmi ve ilkelerini belirleyen önemli akımlardandır.

Genel olarak postmodern teori, bu yüzyılın dil saplantısının bir sonucu olarak kabul edilir. 20. Yüzyılın en önemli düşünürleri olarak kabul edilen Russel, Wittgenstein, Saussere, Heidegger ve Foucault çözümlemelerinin odak noktasını fikirlerden uzaklaştırıp düşüncenin ifade edildiği dile kaydırdılar. "Anlamlı düşünceyi sağlayan nedir ? sorusuna "dilin yapısı" cevabını verdiler. Diğer deyimle postmodernizmin fikri temellerinde biri de yapısalcılık ve postmodern yapısalcılık akımlarıdır .

Postmodernizmi, ikinci dünya savaşı sonrası ve özellikle son 20-30 yıldır siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamda meydana gelen köklü değişimlerin klasik sosyolojik çerçeveleri zorlamış olmasıyla da alakalı görmek mümkündür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde, kapitalizm önemli bir mahiyet değişimi yaşamıştır. Bunun sonucunda hiç hesapta olmayan değişik gruplaşmalar ve mücadele biçimleri klasik Marksist sınıf varsayımlarını altüst etmiştir. Özellikle de Marksizm'den başlamak üzere kapitalizm ve modernizm hakkında 19. Yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde hükümfermâ olmuş açıklama çerçevelerinin önemli bir bunalıma girmesine yol açmıştır. Denilebilir ki, içine girilen bu son dönemlerin en belirgin karakteri büyük çaplı bir "özgürlük" söylemine dayanmış olmasıdır. Altmışların başlarında "ideolojilerin sonu" ile başlayan bir eskatoloji furyası, yetmişlerde ve seksenlerde yeni Fransız düşüncesi namıyla "insanın sonu"nu ilan ederek devam etti. Bu furyanın yarattığı karambole proletaryaya, başkaldırıya, devrime, ideolojiye, hümanizme, kısacası Lyotard'ın sonradan "büyük anlatılar" olarak niteleyeceği bir sürü ideale veda edildi. Bütün bu vedalar mutlaka bir karşılamaya tekabül edecekti. O da, herhalde, dizginsiz bir liberalizmin katıksız bireyselciliği ve renksizliği olacaktı. Onu karşılamak uğruna verilen son kurban "tarih"ti. Tarihin Sonu'nun küresel-pazarın avantacı zabıtası liberal Amerikanın resmi ideologu Fukuyama'ya ihale edilen karşılama merasimi, sosyal bilimlerin tüm birikimine kurnazca referanslarla, yeni olduğu artık bariz olan zamanlara bir açıklama çerçevesi sağlama iddiasını taşıyordu. Lyotard, hayatı bütünlüğüyle açıklama ve yönlendirme iddiasındaki (özgürlük, eşitlik, adalet, evrim, rasyonalizm gibi) Aydınlanma ideallerinin hepsini meta anlatılar olarak adlandırmakta ve bu tüm meta anlatıların anlamını yitirdiğini, hiç bir hükmünün kalmadığı söylemektedir. Denilebilir ki, postmodernizm indirgenebilir ve akademik ilgiye konu edilebilir bir çerçeveye ilk kez Lyotard'ın bu yaklaşımıyla kavuşmuştur. İkincisi, kendisini, kendi çıkış noktası olan marksizmin de üzerinde gördüğü Aydınlanmacı ideallerin savunusuna adayan ve modernliği Aydınlanmada tasarlanan fakat henüz tamamlanmamış bir proje olarak gören Habermas'ın (1983) yaklaşımıdır. Habermas'a göre bugün postmodernlik iddiasında bulunan, başka bir deyişle postmodernlik olarak nitelenerek savunulan idealler, Aydınlanmanın projesi olarak modernliğin söyleminde gösterilmiştir. Bu ideallerin realizasyonu, bu yüzden modernliğin terk edilmesiyle değil, daha fazla modernlikle, daha fazla akıl, rasyonellik ve Aydınlanmayla olabilecek bir şeydir. Üçüncü, yine Marksist olan Frederiz Jameson'un (1994), postmodern olarak işaret edilen görüngülerin tamamını geç kapitalizmin kültürel mantığına indirgeyen yaklaşımı. Dördüncü, genellikle Theory, Culture , Society etrafında şekillenen ve kaziye olarak, yaşanan gerçekliğin kesinlikle modernlik olarak bilinegelen gerçekliği tanımlayan kavramsal araçlarla artık tüketilebilmekten çok uzaklaştığını, bu yüzden her hâlukârda yaşanan gerçekliği anlaşılabilir kılacak bir disiplinin geliştirilmesi gerektiğini telkin eden bir yaklaşım. Bu dergide yer alan Bryan S. Turner, Roland Robertson, Frederic Jameson, Georg Stauth ve Mike Featherstone gibi sosyologlar postmodernizmin küreselleşme ve tüketim kültürü gerçeği eşliğinde anlaşılması gerektiğinde ısrar ederek, bu alanda her birinin kendine özgü tarz ve nüanslarla ve tikel katkılarla önemli ölçüde bir postmodernizm sosyolojisinin adından sözettirmişlerdir. Kuşkusuz onların her biri artık postmodern bir durumda yaşamakta olduğumuz yönündeki bir varsayımı problemsiz olarak kabul ediyor değildir. Hatta aralarında postmodern nitelemesini reddederek kendi analizlerini temellendirenler de vardır . İçinde bulunduğumuz "postmodern durum"da Aydınlanma çağının ürünü olan insan anlayışı ile dünya görüşleri bir sarsıntı geçiriyordu. Aydınlanma, Tanrı'nın merkezi olduğu kutsal bir düzenden insanın merkezi olduğu dünyevi bir düzene geçişti. Postmodern dünyada ise, ne Tanrı ne de insan merkezdir. Merkezsiz ( yada çok-merkezli) bir düşünce sistemi sözkonusudur. Bu sistem içinde insan, bütünsel, tutarlı bir "akıl", tarihi inşa eden bilinçli bir özne değil, sürekli oluş halindeki, etkileyen, etkilenen, bütünlükten, tutarlılıktan yoksun, çeşitli "özne konumları"ndan (subject positions) konuşan, çelişkilere düşen bir kimliktir. Modernist düşüncenin benzerlikleri, karşılaştırılabilir nitelikleri, aynılıkları merkezileştirmesine karşılık, postmodernizm farklılıkları vurguluyor. Eski dünyada Tanrı'nın buyrukları o düzenin tartışılmaz önermeleriydi. "Tanrı ölünce", yerine geçen insan tartışılmaz olsa bile, bir uyumu sağlayabilecek ve nesneler dünyasının düzenli bir yapısı olduğunu gösterebilecek önermeler oluşturmak zorundaydı. Descartesçi düşünen özne, fenomenler dünyasını düşünülen nesle olarak seçer. Bu soyutlamada nesneler arasındaki benzerlikler kurulurken, farklılıklar zihinde aşılarak benzerliklere indirgenir. Farklılığın, heterojenliğin paranteze alınması böylece Yeniçağ biliminin kaçınılmaz özelliği olur. Hegel bu özne-nesne ilişkisinden kopar görünür, ama aslında kopmaz. Akılcılığın yapısına ve yöntemine değil, biçimine, formüllenişine karşı çıkar; kartezyen öznenin yerine kurmaca bir geist çıkarır. Bu adeta nesneleşmiş bir öznedir, ilk bakışta özne-nesne ayrımı ortadan kalmış gibidir burada, ama tez-antitez çelişkisinde gene iki değerli mantığı ve bilinci görürüz, ikilik kapalı bir sistemin içine yerleştirilmiştir. Sonuçta, Hegel'de heterojen yapının farklılıkları basit karşıtlıklara indirgenmiştir. Klasik Batı düşüncesi ikili karşıtlıklar üzerine kuruludur. Özne-nesne, özgürlük-zorunluluk, kültür-doğa, Batı-Doğu, kadın-erkek vb. Bu ikiliklerle daha başkaları tam karşıtlıklar olarak kurulmuş, seçilen konuma göre, biri merkez seçilirken, karşısındaki "öteki" sayılmıştır. Postmodernizmde bu çiftler karşıtlık olmaktan çıkarılmış, bunların birbirlerini dışlamadan yan yana varolabilecekleri öngörülmüştür .

Şimdiye dek bütün Batı geleneği içerisinde dualistik konum geçerli bilginin kaynağı olarak kabul edilmiş, amaç her gerçekliği öznellikten ayırmak olmuştu. Ancak postmodernizmle birlikte bu temel çatırdamış, bilginin, gerçekliğin ve düzenin kavramlaştırılması yolu radikal değişimlere açılmıştır.

Gerçekçiler uzun yıllar "gerçekten mi" diye sorup durdular. Anti gerçekçiler içinse "gerçekten mi" sorusu pek bir şey ifade etmedi. Oysa postmodernist yaklaşımda hem modern gerçekçilik hem de modernist retçilik anlamını yitirdi. Çünkü gerçekçilik de, anti gerçekçilikte de benzer bir tutum içerisinde, davranışlarımızı "gerçeklere" göre ayarlamamızı sağlayan bilimin sonuçlarını kabul ettiler. Postmodernistlere göre gerçeklik yorumdan ayrılan bir şey değildir. Varolan bilginin tümü ancak insanlığın varlığı aracılığıyla anlaşılır. Düşünce ve gerçek birbirine karışmıştır; düşünceyi kısıtlayan, onu tıkayan ayrıca otonom bir gerçeklik yoktur. Toplum da sistemin ve gerçekliğin dayandığı dil oyunlarıyla somutlaşır. Murphy'e göre bu, yapısal, değişmez standartlara oturtulmuş bir mekanizma olmaktan çok, kişiler arasında yapılmış bir çeşit sözleşmedir. Sonuçta, dil ve gerçek, postmodernist çerçevede, birbirlerinden ayrılmaz iki parçadır, çünkü dil, herhangi bir araç olmaktan çok, konuşma ve ifade eylemiyle sosyal hayatın anlamını oluşturan yaratıcı bir güçtür. Dahası, postmodernite eski ayırımlar ve bölünmelerin dışındaki yeni biçimleri oluşturacak yeni dilleri bulma girişimidir. Bu girişim, öncelikle yüksek kültürle kitle kültürü (pop kültürü) arasındaki sınırları ortadan kaldırmaya yöneliktir. Urry'de postmodernizmi sosyal gruplar
, yüksek ve pop kültürü ve hatta sanatla hayat arasındaki eski sınırların aşılması, eski merkezi kimliğin dağıtılması olarak yorumlar. Lyotard, gerçekliğin dil oyunlarının bir ürünü olduğunu söyleyen ilk postmodern düşünürlerdendir. Lyotard'a göre gerçek, ancak dilin kullanımıyla hayal ürünü olmaktan çıkar. Bilgi ise nesnel olmaktan çok, dil kurallarıyla düzenlenen ve yönlenen varsayımların birleşimidir. Böylece postmodernistler için, gerçek dili oluşturmaz ve düzenlemez, aksine önemini ve şeklini dilsel eylemlerden alır. Modern çağ, kozmolojinin ve metafiziğin yerini alan felsefi epistemolojinin merkezi bir ağırlık kazandığı dönemdir. Bu çağda kuşkuculuk, indirgemecilik ve bireycilik güçlenmiş, geleneksel otorite ise zayıflamıştır. Murphy bu dönenim üç önemli felsefi teze sahip olduğunu söyler. Birincisi epistemolojik felsefi temelciliktir. Bilginin yalnızca kesin temel inançlar üzerine yeniden inşasıyla doğrulanabileceği görüşüdür. İkinci tez, dilin temsil ettiği nesne ve olgular yoluyla asıl anlamını kazandığını savunur. Üçüncü tez atomizmdir; toplum ve topluluklar karşısındaki öncelliği olduğu varsayılan modern bireycilikle örneklendirilebilir. Postmodern düşünce ise dönemin bu üç modern tezinden kesin olarak ayrılır. Postmodern düşünürlerin yazılarında daha çok iki önemli epistemolojik pozisyonu gözönünde bulundurduklarını görürüz. Bunlar, çoğunlukla dilin felsefesinde ve anlam teorisinde takınılan holistik ve pragmatik tavırlardır. Modernistler topluma ait bilgiyi ve dili insanların bir araya toplanması olarak düşünürken, postmodern düşüncede dilin ve topluluğun rolü arasında vazgeçilmez bir ilişki öne sürülür. Toplumun yapısal elementlerle düzenlendiğine inanlar, postmodernistlerin bir düzen ihtiyacı içerisinde olmamalarından yakınırlar. Her ne kadar postmodernistler "düzen"i tümüyle reddetmezlerde de, düzenin soyut ifadelendirilmeleri postmodernizmin içerisinde ciddi biçimde sorgulanır. Toplum, onlara göre, dil oyunlarının esnek ağlarıyla örülür. Dil oyunlarının bütününden oluşan bu örgü, kişileri en uygun biçimde birbirine bağlar, farklılıkların kabul edilmesi ve tanınmasına karşın onları yaklaştırır da. Sonuçta, postmodernist düşüncede insanlar farklı idealleri taşıdıkça "uzlaşma" (konsensus) temeline oturtulmaya çalışılmaz. Buna göre, farklı değerlerle kurulan her dil oyununa -eğer gerçeklik gerçekten kavranmak isteniyorsa- itibar edilmeli ve üzerinde durulmalıdır. Bütün bunların yanısıra, doğrusu pek çok postmodern yazarın çektiği temel güçlük dualist olmayan sağlam bir toplum kavramsallaştırmasına gidememekten kaynaklanır. Modernist söylem, Bell'in ve Habermas'ın yazılarında çeşitli örneklerini rastladığımız "ilerleme" ve "mantık" gibi üstün kriterleri baz alır. Postmodernist söylem ise sosyal hayatı "aykırılık" ve "belirsizlik" temelinde analiz eder. Böylece, tartışma birbiriyle açıkça çatışan iki epistemolojik pozisyon etrafında kutuplaşır; bir yandan modernizm rasyonel düşüncenin gücü yoluyla insan kapasitesinin mükemmelleştirilmesi inancını ortaya koyar, diğer yandan postmodernizm modernistlerce şampiyonluğu yapılan bu etnik merkezci (etnosentrik) rasyonalizmi ağır biçimde eleştirir. Dil açısından baktığımızda, modernist söylemde dilin kendinden başka her şeyi ifadelendirmeye yarayan bir araç olduğunu görürüz. Bu söylem, kendini hikayelendirmelerle meşrulaştıran bir meta söylemdir. Dolayısıyla modernizm, söylemi aracılığıyla toplayıcı ve kontrol edicidir. Oysa postmodernist söylemde sistemler temelde insan kontrolünden bağımsız, dünyanın yalnızca bize ait olduğu varsayımıyla yola çıkan tasarımlardır. Çünkü bu söylemde terimler kendilerine isnat edilen anlamların karşıtlarını da içeren bir yapıdadır. Örneğin "enformal" gerçekte "formal"dan hiç bir şekilde ayrı kavramlaştırılamayacağı için formal'i de kapsayıcıdır. Hatta iki terim yalnızca birbirlerini tanımlamazlar, aslında aynıdırlar Postmodernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve hesaplaşmadır. Modern toplumun içine girmiş olduğu bunalım, postmodernin temelinde yer alan bir ön kabuldür. Bu bunalım krizi yansıttığı ölçüde postmodernizm eleştirel, olumlu, katkı yapıcı ve sorgulayıcıdır. Ve öyle görünüyor ki, postmodern teriminin güçlü yanını bu eleştirel boyutu oluşturuyor. Asıl sorun ise postmodernizmin, moderniteden bir kopuşu dile getirmesi, bir başka deyişle, postmodernizmin kendini bir alternatif olarak, yeni bir kültürel oluşum, yeni bir dönem olarak sunmasıdır. Modernizm - Postmodernizm tartışmasının temel nedeni de burada yatmaktadır.

Buraya kadar postmodernizm genel bir çerçevesini çizmeye çalıştık. Bu çerçeveden hareketle postmodernizm eğitimle ilişkili olduğunu düşündüğümüz bir kaç temel özelliğinin de belirlenmesi de faydalı olacaktır.

a) Modernizme bakışı ve eleştirisi

Postmodernizm, modernizmin tam bir karşıtlığı ya da sonu olmaktan ziyade, modernizme bazı konularda itiraz eden, bir akımdır. Yani modernizme toptan bir karşı çıkış sözkonusu değildir. Postmodernlik yeni bir çağ değildir, modernliğin yüklendiği bazı çizgilerin yeniden yazılmasıdır. Postmodernizm teknik ve bilim tarafından tüm insanlığın
özgürlüğe kavuşma projesinin meşruluğu üzerine kurulmuştur. Nitekim postmodernizme ilişkin eserler, klasik anlamda modernizmin içinde özümsenecek ve böylelikle de "postmodern" terimi, dönemimizde gerçek anlamda modern yapıtların büründükleri biçimlerin ve yeniliğe yönelik bilinen modernist güdünün diyalektik bir yoğunlaşmasından öte fazla bir anlam taşımayacaktır. Jameson'a göre postmodernizmin düşünce tıkanıklıklarının rahatlamasına yol açma gibi bir özelliği vardır. Lyotard'a göre ise postmodern modernin bir parçasıdır, postmodernizm, nihayetine varmış modernizm değil, doğum halindeki modernizmdir ve bu hal süreklilik arzeder. Postmodern, modernin içerisinde sunulamayanı, sunumlamanın kendisinde ileri götüren olacaktır, güzel biçimlerin tesellisini ve elde edilemez olanın kolektif nostaljisini paylaşmayı mümkün kılan bir zevk uzlaşımını inkar edecektir.

Postmodernizm-modernizm ilişkisi ya da postmodernizmin modernizme karşı olduğu hususları modernizmin ilerleme anlayışı, rasyonalizasyon, sekülerizm ve nesnelliği şeklinde özetlenebilir. Bir bakıma modernliğe yönetilen postmodern eleştiriler evrenselleştirici, herşeye hakim bir aklın bazı olumsuzluklarını ortaya koymakla birlikte modernliği toptan reddedici bir tutumu haklılaştırmamaktadır. Temel sorun modernliğin yeni bir anlayışının geliştirmesinde yatmaktadır.

b) Görecelik

Postmodernizm modernizmin tekçi ve bölünmez nitelikteki değerlerini ve ilkelerini daha çok görecelik ilkesiyle sarmaya çalışmaktadır. Lyotard'ın da belirttiği gibi değer yargılarının izafiliği postmodern insanın tabiatıdır. Çünkü postmodernizmin sonucu olarak mümkün gerçekliklerin sayısı artmıştır. Postmodernistler "kritersiz" veya daha spesifik olarak a priori tüzüğü bulunmayan bir toplumun geliştirilmesinden söz ederler. Postmodernizm bir bakıma bir "orijinalite" yokluğunun göstergesi veya teminatıdır.

Bir başka deyişle modernizmin toplumsal anlamda dayatmacılığının karşısına postmodernizm hiç bir kesin doğrunun ve gerçeğin olamayacağı görüşünü çıkarıyor. Sosyal anlamda tek bir "değer"den değil, pek çok "değer"den bahsediyor. Bu bir bakıma robotlaşan modern insana karşı bir sosyal ve kültürel tepkiydi, cevaptı.

c) Öznellik ve öznenin yükselişi; ya da 'özne'nin sonu

Postmodernistler, insanlara başkalarıyla özgürce yüzyüze gelme, görüş noktalarını müdahale etme, hakim politik gerçekliğe alternatifler öne sürme imkanı veren yeni bir toplumsal düşünüş ortaya sunmaktadırlar. Postmodernizmin öznesi, tabi kılma ve boyun eğdirme pratiklerini sorgulayabilen ve yeni öznellik
tarzlarını inşa etmeye girişebilen bir öznedir. Postmodern çağda "ne hakikat, ne yalan, ne streotip (kalıp tip, peşin hükümlülük), ne yenilik, ne güzellik, ne çirkinlik" vardır; varolan, farklı ve eşit sonsuz sayıda zevklerin bir yelpazesidir. Herkesin kültüre ulaşmasını içeren demokrasi, bundan böyle herkesin kendi istediği bir kültür hakkını veya herhangi bir anın dürtüsünü kültür olarak isimlendirme hakkını ifade etmektedir. Bu anlamda, postmodern bireyin (ya da öznenin) tercihleri tartışılamaz; bu tercihleri, hiç bir kimse, hiç bir aşkın tarihsel veya çoğulluğa ait otorite değiştiremez.

d) Çok-kültürlülük çoğulculuk

Postmodernizmin en temel özelliklerinden birisi çoğulculuk ve kültürle ilgili anlayışıdır. Çoğunculuk yani "farklılığı çoğaltmak",postmodernizmin yeni umududur. Çünkü postmodernizmin modernizme karşı en temel tezi, modernizmin tekçi ve tek-kültürcü anlayışına karşılık, çokçu ve çok-kültürlülüğü temel alan anlayışıdır. Modernizm ortaya çıkardığı ve belirlediği kültür anlayışını (yüksek-kültürü) tek doğru ve tek gerçek olarak ortaya atıyor ve dünyadaki tüm toplumların ve kültürlerin kendilerini buna göre değiştirmelerini veya bu kültüre uyum sağlamalarını istiyordu. Kendine göre yüksek -alt-karşı kültürler veya gelişmiş, gelişmekte veya geri kalmış ülkeler gibi tasniflerde bulunuyor ve insanlara tek bir hedef gösteriyordu. Yine insanları ilkel, yarı ilkel, modern ve çağdaş biçiminde ayırabiliyordu.Kuşkusuz postmodernizmin en temel özelliklerinden birisi yüksek kültürle kitle-kültürü arasındaki ayrımı kaldırmasıdır. Postmodernizmle birlikte artık kültür mekanikleşmiştir ve medyanın konusu haline gelmiştir. Murphy'nin de belirttiği gibi Batı entelektüel geleneğinde "Tek Tanrı, Tek iyi, Tek Hakikat" merkezi bir yer işgal eder ve dolayısı
yla bu, modernizmin de eski gelenekten aldığı birşeydir. Ancak postmodernizmin dünyası zıtlıkların birbirine karıştığı bir dünyadır. Postmodern kültürde toplumun bir totalite veya mükemmel bir sistem olduğu fikri terkedilir. Onlara göre toplum, gelişen konumların birbirlerine bağlılıklarını tasarlayabilmelerine uygun şekilde, yamalı bir bohçadır. Postmodernistlere göre eğer bir toplum plüralizmi (çoğulculuğu) teşvik ediyorsa sağlıklıdır. Fakat bu amacı gerçekleştirmek için muhalif görüşleri hem koruyan hem de reddeden söylem teşvik edilmelidir. Her kültürün yaşamasına imkan verilmelidir.

Sonuç olarak parçalı kimlikleri ve taklidi başlatan postmodernist dönem veya postmodern kültür sabit ve durağan bir gerçekliğe yapılan tüm göndermelerden yoksundur.


Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin