Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Sanat ve Edebiyat arrow Sinemanın Tiyatro Serüveni
Sinemanın Tiyatro Serüveni
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Yazar Cevahir Kayım   
Çarşamba, 08 Ekim 2008

James Monaco, "İlk sinemacılar sinemada resim yaptılar, roman yazdılar, drama gerçekleştirdiler" der. Monaco'nun sözünü esas alırsak, "sinema sanatı bir tür taklit süreci içinde gelişti" demek yanlış olmayacaktır. Devrimci bir söylem tarzı olarak nitelendirilen sinema, öncelleri olan sanatlara uygulanırken, yalnızca eski sanatları dönüştürmekle kalmadı, kendi anlatım biçimini de oluşturdu, kişilik kazandı.

 

Başından bu yana sinema, kendinden önceki sanatlarla yakın ilişki içinde oldu. Diğer sanatların birçok unsuru sinemada oldukça iyi işlendi. Aslında son yüzyıldır sanatların tarihi sinemanın meydan okuyuşuyla yakından ilintili oldu. Bir kayıt sanatı olan sinema,  öncellerinden özgürce yararlandığı için resim, müzik, roman, tiyatro ve hatta mimari bu yeni sanatsal dile dayanarak kendilerini yeniden tanımlamak zorunda kaldı.

Sinema esas olarak tüm sanatlarla etkileşim içinde bulunmasına karşın en önemli bağını tiyatroyla kurmuştur. Sinema tarihine genel olarak bakıldığında, sinema filminin sahne dramasına oldukça yakın olduğu görülecektir. 20. Yüzyılın ilk yıllarındaki ticari sinemanın köklerini de burada aramak gerek kuşkusuz. Öncelikle, sinema filminin ilk malzemesini  oluşturur tiyatro oyunları. Sinema bu hazır malzemeyi, gerek sahnelenen oyunları herhangi bir değişikliğe uğratmadan filme alarak, gerekse uyarlamalar yaparak kullanmayı bilmiştir. İlk film gösterimlerinin, çekimleri yapılmış sahne vodvillerinden ibaret olduğunu belirtmek sinemanın tiyatroyla kurduğu ilk bağı göstermesi bakımından önemli olacaktır sanırım. Sahneden yapılan ilk uyarlamalarda ise sahne sanatçıları, yine sahne makyajı ve görece abartılı oyunculuğuyla beyaz perdede yerlerini aldı.

Sesin Görüntüyle Birlikteliği
Sesli filmler gerçek bir ticari ürün olarak ortaya çıkar. Öykünün ve duyguların diyaloglarla daha kolay aktarılması filmlerin gittikçe durağan ve çok konuşmalı yapımlar halini almasına yol açar. Öte yandan diyalogları ezberleyemediklerinden, yabancı aksanları çok belli olduğundan ya da sesleri, perdedeki görüntüleriyle uyumlu olmadığından birçok yıldız sesli film döneminde ününü yitirir. Buna karşılık tiyatro deneyimi olan oyuncular öne çıkar sinemanın sesli döneminde.
Sesin sinema yapısına eklemlenmesi sırasında, sahne oyunundan yapılan uyarlamalara sıkça rastlanmaktaydı. "The Last of Mrs. Cheyney", "The Doctors's Secret", "Madame X" ve "Charming Sinners" bunlardan yalnızca birkaçı. Söz konusu filmlerin tamamı uyarlanmış sahne oyunlarıydı. Bu filmlerde yavaş tiyatral gelişimin izleri görülmektedir. Göze çarpan en önemli yanları sinemasal olmayan bir niteliğe sahip olmalarıdır. Ancak, sesli sinemanın ilk dönemlerinde yapılan konuşmalı filmler, tiyatronun kötü bir taklidi olmaktan ileriye gidemez.
Sonraları renkli film ve derinlikli görüntü olanağı sağlayan streoskopik ekranın ortaya çıkmasıyla konuşmalı filmlerin yapısında da bazı değişiklikler görülmeye başlanır. Sinema, yapısına yeni buluşların eklenmesiyle, tiyatral yapıyı büyük ölçeklerde ve ekonomik açıdan kıracaktır. Artık filmin ilk kaynakları bir kenara itilmiş ve öykünün sunumunun daha doğrudan yöntemi kullanılmaya başlanmıştır. Tüm bu yeni buluşlar görüntünün perdedeki yansımasını bile etkiler. Artık görsel görüntünün zamanı ekran üzerinde gerçekte olduğundan daha uzun süre yer alır.

Sahne Ünlüleri Sinemada
1900'lerin başında ünlü tiyatro oyuncularını bir araya getiren, Comedie Française  çabalarına tanık oluruz sinemada. Fransa'nın 300 yıllık tarihe sahip ünlü tiyatro topluluğu da olan Comedie Française üyeleri Fransız klasik dramlarının bazılarından ünlü sahneleri canlandıracaklarına ikna edilmişlerdir. Bu klasik oyunlar arasında "Tartuffe" ve "Phedre"den bölümler vardır. Oyunlar abartılı jestlerle kameranın merceği önünde sahnelenecektir. Böylece tanınan aktör ve aktrislerle gerçekleştirilebilecek bilinen sahnelerin çok büyük başarı kazanacağı hesaplanmıştır. Bu düşüncenin yanlışlığı çok kısa süre içinde yaşanan başarısızlıkla açığa çıkacaktır. 1908, Comedie Française filmlerinde görülen öncü yönetmenlerin fikirlerinde ne denli yanılgıya düştükleri görülür. Seyircinin, sinemaya tiyatro izlemek amacıyla gitmeyeceği hesap edilememiştir.
Ünlü oyunlar ve ünlü oyuncuların kullanımı Adolf Zukor'a önerilmiştir. Bu oyuncular önce Famous-Players ve daha sonra Famous-Players-Lasky Film Corporation çatısı altında biraraya gelir. Bu dünyanın en büyük yapım şirketlerinden biri olacaktır. Daha sonra Paramount Pictures Corporation olarak varlığını sürdürmüştür. Famous Players Lasky, Comedia Française çabaları döneminden bu yana, halk tarafından bilinen konu ve kişileri bir araya getirip, ekran uyarlaması yapmak yerleşik bir tutum haline gelmiştir. Bu süreç  günümüzde de devam etmektedir.
Sahne yıldızları diyaloglu sinema nedeniyle stüdyoları doldurmuştur. İzleyicinin  gözünde bir yere sahip herhangi bir isim hemen sinemaya geçmektedir. Elinor Glyn, Aimee MacPerson, Philip Yale Drew ve öncesinde Jack Dempsey, Georges Carpentier ve Steve Donoghue dönemin sinemaya geçen sahne ünlülerindendir.  Günümüzde de sahne sanatçıları sinemaya geçmeyi sürdürmektedirler. Jeanne Moreau, Emma Thompson, Kenneth Branagh, Jean Paul Belmondo, Shirley Mclaine, Kim Cattrall, Sarah Jessica Parker, Marlon Brando, Morgan Freeman, Antony Hopkins, Anthonny Quinn, bu uzun listede yer alan yalnızca birkaç isim. Ancak günümüz ünlülerinin bir bölümü kariyerlerini bütünüyle sinemada sürdürmek yerine, tiyatro ve sinema arasında bölmeyi tercih etmiş görünüyorlar.

Sinema ve Tiyatronun Karşıtlığı
Tiyatroyla kurmuş olduğu bağa karşın, sinemanın birkaç önemli yönden sahne dramasından ayrıldığı görülür. Öncelikle sinema, ortaya çıkışından itibaren kitlesel ve tüketime açık bir alan olmuştur. Bu yanıyla büyük ölçüde egemen politikaya angaje olduğu söylenebilir. Tiyatro ise egemenler tarafından zaptedilememiş bir alan. Bu yönüyle tiyatro muhalif kimliğini daha fazla koruyabilmiş. Bu olgunun temeli elbette sinemanın kısa sürede popüler bir sanat dalına dönüşmesinde yatar. Oysa tiyatro, toplumsal bir sanat olarak tarihi boyunca, büyük ölçüde kültürel bir azınlığa seslenmiştir.
Sahne dramasıyla filme alınan drama arasında göze çarpan bir ayrım da, düz yazı anlatısıyla film anlatısı arasındaki ayrım gibi, izleyicinin bakış açısında yatar. Bir oyunu istediğimiz kadarıyla izleriz, bir filmi ise yönetmenin bizden görmemizi istediği kadarıyla izleriz. Tiyatro oyununda herhangi bir ayrıntıya odaklanmamız mümkünken, sinemada perdeye yansıtılandan fazlasını görmemize olanak yoktur. Örneğin, oyuncunun bir jesti yakın çekim verildiyse bununla yetinmek zorunda kalırız.
Sinema resimsel sanatların canlı, kesin, görsel potansiyeline sahiptir ve onda büyük bir anlatı kapasitesi mevcuttur. Sahne draması da kuşkusuz görsel güce sahiptir. Ancak temelde anlatı biçimi dile dayanır tiyatronun.
İki disiplin arasındaki bir diğer ayrım, oyunculuk biçimlerinde göze çarpar. Sinema oyuncusu yüzünü kullanırken, tiyatro oyuncusu esas olarak sesiyle oynar. Elbette tiyatro oyuncusu da jestlere gereksinim duyar. Ancak, en dikkatli olduğu durumda bile bir sahne oyunu izleyicisinin her şeyi idrak etmesi zordur, o yalnızca apaçık jestleri kavrar. Bu nedenle jestler olabildiğince doğallıktan uzak ve abartılıdır. Oysa sinema oyuncusu konuşmaya, hatta bir sese bile gereksinim duymaz. Diyalog filme sonradan eklenebilir. Ancak oyuncunun yüzü olağanüstü ifadeli olmalıdır, özellikle de, yakın çekimlerde binlerce kez büyütüldüğünde...
Oyunculuk açısından bir diğer ayrım da "profesyonel olma" durumunda ortaya çıkar. Filmlerin "ham malzeme" ile, profesyonel olmayan oyuncular, hatta filme çekildiklerinin farkında olmayan insanlarla, yapılabileceğini düşündüğümüzde, tiyatro oyunculuğuyla sinema oyunculuğu arasındaki karşıtlıklar daha da büyür.

Sinema, Tiyatro ve Mimesis...
Oyunculuk biçimlerindeki farklılık kadar önem taşıyan bir başka konu da tiyatronun ve sinemanın dramatik anlatımları arasındaki karşıtlık biçiminde ortaya çıkar. 19. yüzyılla birlikte tiyatroda gerçekçilik önemli bir güç haline geldi. Sinema sahne gerçekçiliğinin zirvede olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Ve tam da resim ve roman, sinemanın karşısında mimesisi (yansıtma, taklit etme) terk ederken, tiyatro da aynı yönde ilerledi. Bu bağlamda Auguste Strindberg'in sahne uzamının dışavurumcu, hatta bazen neredeyse Kübist kullanımını geliştirmesini örnek olarak vermek mümkün. Böylece tiyatro da diğer sanatlar gibi sinemanın karşısında gerçekliği birebir yansıtma iddiasından uzaklaştı. Öyle ki, artık izleyiciyi içine alarak, gerçeklikten koparma yerine onu oyuna yabancılaştırma düşüncesi önem kazandı.
1920'lerin sonunda avant-garde tiyatro, sinema karşısında ciddi bir meydan okuma konumundaydı. Sinema gerçek mekanları gösterebildiğinden, gerçekçi sahne dekorları konusunda sorun kalmamıştı. Üstelik tiyatroda ilk sıranın ötesinden görülemediğinden jestin güzelliği kayboluyordu. İzleyiciler, bir kas dahi oynatmadan yüzleriyle mükemmel ve olağanüstü jestler yapan Lilian Gish ve Greta Garbo gibi sessiz sinema aktrislerini görmek için sinemayı tercih edebiliyordu. Ancak, perdedeki görüntüye ses ve diyalog eklendiğinde film, sahne dramasıyla çok daha yakından karşılaştırılabilirdi.

Tiyatroda Anlatı Dilinin Farkı
Tüm bunlara karşın tiyatro, sinema karşısında durabilmesini sağlayan büyük bir avantaja sahiptir. Tiyatro canlıdır. Sinemanın farklı zaman dilimlerinde çekilmesi nedeniyle, tiyatroda bilinmeyen-yapılamayan bir çok efekti başarabildiği ne kadar doğruysa, filmde rol alan oyuncuların da izleyicilerle ilişki içinde olmadıkları da o denli doğrudur.
İşte tam da bu nedenle, tiyatronun iki büyük kuramcısı, Bertolt Brecht ve Antonin  Artaud, kendi tarzlarında, bu itiraz götürmez gerçeği kullandılar. 1920'li yılların sonu ile 1930'lar boyunca hem Brecht hem de Artaud, tiyatronun hala en etkili bu iki kuramcısı, dinleyiciler ile oyuncular arasında sürekli karşılıklı etkileşime dayalı tiyatro anlayışını geliştirdi. Artaud'un "Vahşet Tiyatrosu" adını verdiği tiyatro biçimi, oyuncuyla izleyici arasında önceden olduğundan daha talep edici ve yakın ilişkiyi gerektirir. Artaud'nun hedefi sinemada asla yapılamayacak düzeyde, dinleyiciyi doğrudan tiyatroya dahil etmekti. Artaud,  bu nedenle "sahneyi ve seyir yerini kaldırıyoruz" der. Ve şöyle devam eder, "bunların yerine bir engel ya da duvarın olmadığı tek bir alanı getiriyoruz." Böylece ünlü kuramcı, seyirci ile seyirlik arasındaki doğrudan ilişkiyi yeniden kurmayı amaçlar.
İzleyiciye bir tür cepheden saldırıyı, içinde bütün etkileyici dışavurum araçlarının bulunduğu bir bütüncül tiyatroyu düşünür Artaud. Tiyatro dilini, "sahneyi zapteden her şeyden; sahne üzerinde gösterilebilen ve tanımlanabilen her şeyden ve öncelikle akla hitap etmek yerine, tıpkı müzik, dans, plastik sanat, pantomim, mimik, jestler, ses değiştirme (intonatian), mimari, aydınlatma ve dekor gibi ilk olarak duygulara hitap etmekten oluştuğu" biçiminde yeniden tanımlar kuramcı. Burada Artaud'un kafasındaki yeni tiyatro dilinin, sinema dilinden etkilendiğini, hatta bunun, yeni sanatın artan üstünlüğüne bir karşı çıkış olduğunu görebiliriz. Bir kez daha eski sanatlardan biri kendini yeni teknolojiyle bir sevgi-nefret ilişkisi içinde bulmuştu. Ama Artaud tiyatronun önemli bir avantajını daima vurguladı; "Tiyatro, dünyada bir jestin aynı biçimde asla tekrarlanamayacağı tek yerdir."
 
Brecht'in Yabancılaşma Efekti ve Sinema
Bertholt Brecht ise karşıt yönden ilerledi. Onun Epik Tiyatro kuramı, Artaud'nun "Vahşet Tiyatrosu"ndan daha karmaşık olma özelliğini taşır. Belki de bu nedenle birçok kişi Brecht'in tiyatrosunu daha gelişkin bulur. Artaud gibi aynı temel değeri -tiyatral gösterinin doğrudanlığını ve içtenliğini- kabul eder Brecht. Ancak o, oyuncuyla dinleyici arasındaki ilişkiyi diyalektik bir ilişki olarak yeniden-yaratmayı düşünür. Artık dinleyici istekli olarak inançsızlığı ertelemeyecektir. Söz konusu erteleme ise bir sinema salonunda çok daha kolaydır. Brecht, "epik tiyatro izleyiciyi bir gözlemciye dönüştürür, kapasitesini eylem için harekete geçirir, onu kararlar almaya zorlar" der. Eski, dramatik tiyatroda izleyici tiyatronun yoğunluğu içindedir, deneyimi paylaşır, insan garantiye alınır, sabittir. Oysa yeni, Epik Tiyatro'da izleyici dışarıdadır, araştırır. İnsan sorgulamanın öznesidir, değişebilir, değişebilme özelliğine sahiptir.
Bütün bunlar, Brecht'in "Yabancılaştırma Efekti" (Die Verfremdungseffekt) dediği aygıt sayesinde başarılır. Bu efektin amacı, kendi sözleriyle "her şeyin temelini oluşturan toplumsal jesti yabancılaştırmaktır. Toplumsal jest, insanlar arasında yaygın olan toplumsal ilişkilerin davranışla dışavurumu anlamına gelir." Bu açık bir biçimde bir drama kuramından fazlasını ifade eder. Yabancılaştırma efekti, oyuncunun izleyiciyle sohbet etmesi, izleyicinin oyuna dahil edilmesi, oyunda bir anlatıcının yer alması, dramaya zıt müziklerin kullanımı, dekorun seyirci önünde değiştirilmesi, oyunda geçen dönemin kültürünü yansıtmayan materyallerin, projeksiyon, sinevizyon, kullanılması, dille jest arasında uyumsuzluk biçiminde gösterir kendini. Seyirciye izlediğinin yalnızca bir oyun olduğu hatırlatılır. İzleyicinin gerçeklikten kopmasını, oyunun akışına kendini kaptırmasını engellemektir amaç.
 Brecht'in, Epik Tiyatrosu ve Yabancılaştırma Efekti sinemada da sıkça karşımıza çıkar. Gerçekten de Brecht'in düşüncelerinin sinema kuramının gelişiminde ağırlıklı bir yeri vardır. Kahramanın kamera aracılığıyla seyirciyle konuşması, filmin gidişatının karakterler tarafından değiştirilmesi, müziğin zıt kullanımı biçiminde hissederiz sinemadaki Brecht etkisini.
1960'ların kendi sinema dilini yaratan yönetmeni Jean Luc Godard yabancılaştırma efektinden hatırı sayılır biçimde etkilenmiştir. Seyirciye izlediğinin film olduğunu hatırlatan ara başlıklar kullanmıştır Godard. Martin Scorsese, Steven Soderbegh, Jim Jarmush, Quentin Tarantino ve Wim Wenders, Godard'ın sinema anlayışının takipçileri olarak karşımıza çıkar. Michael Haneke de yabancılaşma efektini filmlerine uygulayan sinemacılar arasında yer alır. Bunun en belirgin örneğine "Funny Games"de rastlarız. Arkadaşı öldürülen karakter, uzaktan kumandayla filmi geri sarar ve ölmesini engeller. Charles Shyer ise, 1960'ların Alfie'sinin yeniden çevirimi olan filminde kahramanı kamera aracılığıyla seyirciyle konuşturur.
Brecht'in tiyatro için yaptığı, izleyicinin katılımını ama zihinsel bir yönde, arttırmaktı.  Oysa Artaud, kendinden geçmeyi tahrik etmenin bir aracı olarak tiyatro lehine özellikle zihinsel katılımı reddetmişti. Ama her iki kuram da açıkça mimesis-karşıtı kuramlardı.

İki Disiplinin Etkileşimleri
Yapısal benzerlikleri nedeniyle tiyatro ve sinema, birbirlerini diğer sanatlardan daha fazla etkiler. Fransa'daki başarılı romancıların çoğunun, Alain Robbe-Grillet, Marguerite Duras, sinemacı olduğu doğruysa da, İngiltere, İtalya, Almanya ve daha az ölçüde ABD'de sinemacıların kariyerleri çoğunlukla sinemayla tiyatro arasında bölünmüştür.
Sahne dansla birlikte kendi bağlamı içinde düzenli olarak kendiliğinden sinemayı kullanan tek sanattır. Bu ilişki verimli olmuştur. Brecht'in ve Artaud'nun kuramları kırk yıldan bu yana olgunlaşırken, tiyatro onların öngördüğü çizgilerde gelişmiştir, yeni radikal tiyatro kuramları bu iki kuramın yerini alamamıştır. Çağdaş tiyatro Artaud'nun tiyatrosundan, dramatik alımlamanın her zaman tiyatronun temeli olmuş toplu tören duygusunu ve ayin boyutuna varan hazzını elde eder.
Bu büyük ölçüde, çağdaş dramatik tiyatronun asıl vurguyu metne değil de mizansene yapmasıyla başarılır. Diğer yandan çağdaş tiyatro bir enerji kaynağı olarak söze de yönelir. İngiliz oyun yazarları, özellikle kökleri Brecht'te olan karşılıklı konuşmaya dayalı tiyatro anlayışını geliştirmişlerdir. Harold Pinter, John Osborne, Edward Bond Tom Stoppard gibi geçtiğimiz kırk yılda sinemada asla olamayacak düzeyde "içten sahnelemeyi" başaran bir sözel gösteri tiyatrosunu yaratmışlardır.
Tiyatroyla uzun metrajlı film formatı arasındaki paralellik eskiye dayanan sanat için  yıkım anlamına gelebilirdi. Ne de olsa "sanatlar daha önce de ölmüştü". Örneğin anlatı ya da epik şiir 17. yüzyılda romanın ortaya çıkışıyla geçerliliğini yitirmişti. Oysa tiyatro, sinemanın meydan okumasına, yeni bir canlılıkla yanıt vermiş ve bu iki sanat dalı arasındaki karşılıklı etkileşim, 20. yüzyılın ortasında yaratıcı enerjinin başlıca kaynaklarından biri olmuştur.

Dekoratif ve Sanat Filmi
Sinema Yazarı Paul Rotha, sinema türleri başlığı altında bir film türünden söz eder: "Dekoratif ve Sanat Filmi". Sinemanın bu türü, filmden daha çok tiyatro ile ilintili görünmektedir. Zaman zaman küçük, bir makaralık veya iki makaralık kısa filmler gerçekleştirilmiştir. Bunlar arasında Robert Flaherty'nin "Loves of Zero" gibi çok ilgi çekici filmler bulunmaktadır. 
Rotha, bu sinema türünün, masraflarının geriye dönüşünü sağlayamadığı için yalnızca finansör firmanın saygınlığı amacına hizmet ederek varlığını zor olsa da sürdürdüğünü ifade eder. Buna karşın, bu türden çoğu Alman sinemasının erken dönem ve orta dönemde gerçekleştirilmiş olmak üzere, çok sayıda ilgi çekici film bulunmaktadır. Bu türün belki de en büyük yapımı 1923 yılında Fritz Lang tarafından gerçekleştirilen "The Nibelungen Saga", "Siegfiried" filmleridir.

Sahne Dekorlu Filmler
Sinema ve tiyatronun çok yönlü ilişkisinin yanı sıra iki sanat disiplinin neredeyse harmanlandığı deneysel yanı güçlü çalışmalara rastlamak da olası. Günümüzde bir tiyatro oyunu sırasında gösterilen yapılmış film çekimlerine rastlanabildiği gibi sinemada da tiyatro unsurları göze çarpabiliyor.
Tiyatronun sinemaya çok yönlü etkileri olmuştur kuşkusuz. Bu etkiler, Y-Efekti gibi sinemaya uyarlanmaya müsait yapıya sahiptir daha çok. Ancak, esas olarak yalnızca bir sanat dalı için uygulanabilecek yapılar da mevcuttur. Öyle ki, o yapıyı farklı bir disipline uygulamak mümkün değildir. Ya da yaratıcılıktan yoksun zeka için öyle görünür. Dekor bu yapıların belki de en önemlilerinden. Sinema ya da sahne dekoru farklı özellikler gözetilerek oluşturulur. Buna karşın tiyatro dekorunu kullanma konusunda çekingenliğe düşmeyen ve oldukça yaratıcı sonuçlar ortaya çıkaran sinema yapıtlarına da rastlarız.
Buna dair verilebilecek ilk örnek sanırım "The Cabinet of Doctor Caligari" (Doktor Caligari'nin Odası) adlı film olacaktır. Sinemada yaratıcı bir zihnin ifadesi için ilk girişim niteliği taşıyan "The Cabinet of Doctor Caligari", bazı bölümlerinde filmden çok tiyatro unsurları taşır. Düz, kalın kumaş ve aşağı asılı büklümlü perde, arkası deri kaplı sandalyeler ve at kuyruğu saçaklı sofa ile basit bir şekilde döşenmiş dekor, zihinlerde iki şeyi çağrıştırmaktadır. İlk olarak görülen gözleri aracılığı ile  akıl hastası adamın zihninin karmaşıklığını vurgulamak ve ikinci olarak zengin kadifeli siyahtan saf beyaza kadar değişen tonların ilgi çekici dekoratif değerlerini sağlamak. Tasarım, sahnenin anlamını ya da dramatik içeriğin değerini arttırmıştır "Doktor Caligari"de.
Dekor tasarımı konusunda son yılların en ilgi çekici filmi ise Lars von Trier'in "Dogville"i olmuştur kuşkusuz. Her şey bir tiyatro sahnesinden ibarettir "Dogville"de. Bugüne dek pek çok tiyatro eserinin beyaz perdeye uyarlanmasına alışkın olan seyirciyi oldukça şaşırtmıştı yönetmen. Çünkü sinemanın, tiyatro karşısında kullandığı en büyük kozu "mekan" bu filmde mevcut değildi. Öyle ki kimi tiyatro oyunlarında bir iki dekor değişirken "Dogville"de tek bir mekan söz konusuydu. Dekor adına pek çok unsurun beyaz çizimler şeklinde yer aldığı mekanda o derece ileri gitmiş ki Trier, köpeği dahi çizimle ifade etmişti. Her ne kadar çizimle ifade edilse de sesini duymak mümkündü. Aynı zamanda kapıların yokluğu ve her açılıp kapandığında duyulan kapı gıcırtısı sesini de kullanan Trier, pantomime bile yer vermişti anlatı dilinde. Tüm bu mekansızlığın yanında zaman kavramı doğal ışık kullanımıyla çözümlenmekteydi.
Trier, sinemanın klişelerinin o derece karşısında duran bir yönetmen ki, sadece tiyatroyu sinemaya taşımakla kalmıyor, sinemanın kurgusal tekniklerine de yepyeni bir boyut getirerek, öyküyü bir anlatıcı yardımıyla tercih ediyor.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 08 Ekim 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin