Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Psikoloji ve Felsefe arrow Yaratma Cesareti
Yaratma Cesareti
Üye Değerlendirme: / 3
Kötüİyi 
Yazar simten   
Cumartesi, 24 Kasım 2007

Rollo May (1909-1994), psikanaliz ve varoluşçu psikoloji üzerine çalışmış Amerikalı psikolog yazardır.

Yaratma Cesareti kitabının yazarı Rollo May, kitabının girişinde şöyle yazmıştır: "Bireyin yaşayacağı dünya kendi dünyasıdır. Kişiler, bu dünyada ve kendi problemleri konusunda ancak, dünyayı kendileriyle olan ilişkisi içinde yakalarlarsa birşeyler yapabilirler. Ancak kendilerine karşı tavır alabilip kendilerini reddecek duruma gelebilirlerse kendi varlıklarını olumlayabilirler."

Rollo May 'Yaratma Cesareti' 

Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Evlilik biçimlerinde, aile yapılarında, dinde, teknolojide ve neredeyse yaşamın tüm diğer yüzlerinde kökten değişiklikleri görünce şüphemiz kalmıyor. Bu sarsıntı çağında, duyarlılıkla yaşamak gerçekten cesaret istiyor.

Bir seçimle yüzyüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz? Böyle davranırsak geleceğin biçimlendirilmesine katılma şansımızdan feragat etmiş olacağız. İnsan varlığının ayırt edici öz niteliğini elden kaçırmış olacağız: Kendi evrimimizi, kendi farkındalığımızla etkileyebilmeyi...

 

Yoksa gerekli cesareti toplayıp, kökten değişiklik karşısında duyarlığımızı, farkındalığımızı ve sorumluluğumuzu koruyabilmek için zorunlu olduğumuz cesarete sımsıkı sarılabilecek miyiz?

 

Yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye... Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene doğru sıçramak demektir; bu da hali hazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.

Cesaret  nedir? 

Bu cesaret, umutsuzluğun karşıtı olamayacaktır. Cesaret, daha çok umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Gerekli olan cesaret salt inatçılıkta değildir. Mutlaka başkalarıyla birlikte yaratmak durumunda kalacağız. Fakat eğer kendi özgün fikirlerinizi ifade etmezseniz, kendi varlığınızı dinlemezseniz , kendinize ihanet etmiş olacaksınız.

Bu cesaretin başlıca özniteliği, bizim kendi varlığımız içinde onsuz kendimizi bir boşluk olarak hissedeceğimiz merkezileşmişliği gerektirmesidir. İçteki boşluk, dışla duygusuzluk ilişkisidir ve uzun vadede, bu duygusuzluk korkaklık olarak birikir. Bu yüzden bağlanışımızı her zaman kendi varlığımızın merkezinde temellendirmek zorundayız. Yoksa hiçbir bağlanma otantik (taklitçi olmayan) düzeye varamaz.

 

Üstelik cesaret gözüpeklikle de karıştırılmamalıdır. Cesaret kılığında ortaya çıkan şey kişinin bilinçdışı korkusunu örtmek için kullandığı  sıradan bir kabadayılık olabilir.

 

Cesaret, tüm diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. Cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olur solar. Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.

 

Cesaret sözcüğü, Fransızca'dan kök alarak kalp anlamına  gelir. Kalbin tüm organlara kan pompalayarak onları işlevsel hale getirmesi gibi, cesarette tüm psikolojik erdemleri olanaklı  kılar. Eğer benlik bir gerçekliğe sahip olacaksa, benliğin bir ileri sürülüşü ,bir bağlanışı esas olmaktadır. Meşe palamudunun meşe olması otomatik büyüme ile ilgilidir. Bu gibi yaratıklarda doğa ve varlık özdeştir. Oysa bir kişinin tümüyle insan olabilmesi, sadece kendi kararlarına ve kendini bu kararlara bağlayışına dayanır. İnsanlar değer ve onura, günden güne verdikleri karar yığınıyla ulaşırlar. Bu kararlar cesaret gerektirir.

Fiziksel cesaret 

Bir psikanalist olarak zaman zaman hala çocukken duyarlı olan ve diğerlerini ezerek baş eğdirmeyi öğrenememiş adamları dinliyorum. Bunun sonucu olarak yaşama, kendilerinin korkak olduğu kanaatiyle giriyorlar. İhtiyacını duyduğumuz yeni fiziksel cesaret ne başı boş bir şekilde şiddete koşmalı ne de ben merkezci gücü diğer insanların üzerine dayatmalı. Gövdenin cesaretinin yeni bir şeklini ileri sürüyorum: Gövdenin insanın adele gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlığın serpilmesi için kullanılması... Bununla gövde ile dinleme yeteneğinin geliştirilmesini kastediyorum. Gövde benliğin  güzel bir şey olarak ifadesini oluşturacak ve diğerleriyle duygudaşlık kurmanın bir yolu ve hazzın zengin bir kaynağı olarak değerlenecek. Doğu'nun yoga ve Zen Budizmi gibi geleneklerinde gövde lanetlenmiyor, haklı bir övünç kaynağı olarak değerlendiriliyor. Bunun yeni toplumda gereksineceğimiz yeni cesaret çeşidinin karşılığı olacağını düşünmekteyim.

Moral cesaret

Moral cesarete sahip kişiler genellikle şiddetten tiksinmişlerdir. Alexander Soljenitsin, Rus esir kamplarındaki şiddetten tiksinmiş ve eserlerinde bunu dile getirmiştir. İnsan varlığının yaratılmışlığından gelen değerine, politik görüşü hesaba katmaksızın salt insanlığından ötürü saygı duyulmalıdır.

Moral cesaretin kaynağını, kişinin kendi duyarlığını, yoldaşı diğer insanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması, büyük anlam taşımanın yanı sıra kuraldır da... Bunu algılama cesareti olarak adlandırma eğilimindeyim çünkü kendi benliğini diğer insanların acısını görmeye yöneltebilmesine dayanıyor. Kendimizi kötünün yaşantısına sokabilseydik, kötü için bir şeyler yapmaya zorlanacaktık. Kötü muameleye maruz birine yardım etmeye ve acısına algımızı kapattığımızda, bu korkaklığın günümüzdeki en hakim şekli karışmak istemedim deyişinde gizlenir.

Toplumsal cesaret

Bu cesaret diğer insani varlıklarla  ilişkiye girme cesaretidir. Kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisidir.

Yakınlık, cesaret gerektirir çünkü risk kaçınılmazdır. Toplumumuzda fiziksel soyunma ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolaydır. Gövdemizi paylaşmak, korku, umut ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolaydır. Tuhaf  nedenlerle en çok önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. Böylece insanlar bir ilişkinin daha tehlikeli yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa devre yapıyorlar. Ne de olsa gövde bir nesnedir ve ona mekanik davranılabilir.

 

Otantik toplumsal cesaret, kişiliğin bir çok düzeyinde aynı anda yakınlık gerektirir. Kişi ancak bunu yaparak kişisel yabancılaşmayı yenebilir.

 

 

Toplumsal cesaret, iki değişik tür korkunun yüz yüze gelmesini gerektirir. Otto Rank bu korkulardan ilkini yaşam korkusu olarak adlandırır. Bu özerk olarak yaşama korkusudur. Kendini terkedilmiş bulmak ve bir başkasına dayanma gereksinimi doğuran bir korkudur. Kişi gerçekte sevdiğinin bir yansısı haline gelir ve eninde sonunda eşini sıkmaya başlar. Bu Rank'ın anlattığı kendini gerçekleştirme korkusudur. Rank bu korkunun tersini ölüm korkusu olarak adlandırmıştır. Bu diğeri tarafından tamamen emilme korkusudur. Kendi benliğini, özerliğini yitirme ve bağımsızlığının alınıp götürülme  korkusu. Gerçekteyse, eğer Rank günümüze kadar yaşamış olsaydı bu iki çeşit korkuyla, şüphesiz ki değişik oranlarda hem kadınların hem de erkeklerin yüz yüze gelmeleri gerektiğini  kabul ederdi. Tüm yaşantımızda bu iki korku arasında salınır dururuz. Eğer kendimizi gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek, zorunlu olan bu iki korkuyla yüzleşmek ve  kişinin sadece kendisi olmasıyla değil, diğer benliklere katılımıyla da gelişeceğinin farkında olmaktır.

 

Albert Camus, Sürgün ve Krallık'ta, iki zıt cesareti anlatan bir  öykü yazmıştır. Sanatçı İşbaşında adlı öyküde karısı ve çocukları için zorlukla para kazanan Parisli bir ressam anlatılır. Sanatçı ölüm döşeğindeyken en yakın arkadaşı onun en son yaptığı resmi bulur. Tablonun ortasında belirsiz bir biçimde ve küçük harflerle yazılmış tek bir sözcük vardır ve gerisi boştur. Sözcük ya solitary olabilir –yalnız olma, derinlerdeki benliği dinlemek için , zihin huzurunu koruma, ya da sözcük solidary olabilir– Pazar yerinde yaşama , katılma ya da Marx ın değişiyle kitlelerle özdeşleşme. Karşıt da olsalar, tek başınalık da, dayanışmada, sanatçının sadece kendi çağı için anlamlı olmakla kalmayıp, gelecek kuşaklara da seslenecek bir eser yaratması için esastır.

 

Cesaretin bir paradoksu

 

 

Her cesaret çeşidinde yaşadığımız tuhaf bir paradoks burada karşımıza  çıkıyor. Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız. Kesin inanç ve şüphe arasındaki bu diyalektik ilişki, cesaretin en yüksek tiplerinin öz niteliğidir.

 

Kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduğunu iddia edenler tehlikelidirler. Böylesine emin olma sadece dogmatizmin değil, yıkıcılıkta onu geçen kuzeni fanatizminde özüdür. Bu durumda  kişi itirazlarını sadece karşı çıkışları değil, kendi bilinç dışı şüphelerini de yatıştırmak için artırmak durumunda kalır. Tepedeki insanın senin benim gibi şüpheleri bulunduğunu , bu şüphelere rağmen yolu açacak cesarete sahip olduğunu bilmek çok daha güvenlidir. Kendini adama ve şüphe arasındaki ilişki hiçbir şekilde uzlaşmaz değildir. Kendini adama şüphe içermediği zaman değil, şüpheye rağmen olduğunda en sağlıklıdır. Tamamıyla inanmak ve aynı zamanda şüpheleri olmak hiç de çelişkili değildir. Doğruya daha büyük bir saygı beslemek, doğrunun verili bir anda söylenen ya da tapılandan her zaman daha öteye gittiğinin farkında olmaktır. Doğru bu yüzden sonu gelmez bir süreçtir.  ‘Eğer bir şey öğrenebileceksem en kötü düşmanımı dinlemek için yirmi mil yürürüm.’ Leibniz'e atfedilen ifadede bunu anlatmaktadır.

 

Yaratıcı  cesaret

 

Moral cesaret, yanlışların düzeltilmesiyken, onun kontrastı olan yaratıcı cesaret, yeni bir toplumun inşasında yeni biçimlerin, yeni sembollerin, yeni modellerin bulunmasıdır. Her uğraş yaratıcı cesaret gerektirebilir ve gerektirir.

 

Yaratıcı cesarete duyulan gereksinim, uğraşın geçirmekte olduğu değişimin derecesiyle doğru orantılı. Oysa yeni biçimleri ve sembolleri hemen dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır. Yeni sembolleri şiirsel, işitsel, plastik, dramatik imgeler biçiminde resmetmekteler. Ancak yaratılmış bir ürünü – mesela Mozart'ın beşlisini – değerlendirdiğimizde de yaratıcı bir edimi icra etmekteyiz.

 

Resme temasımızla içimizde yeni bir görünüm zembereği boşanır; içimizde eşsiz bir şey doğar. Bu da, yaratıcı kişinin resmini, müziğini ya da diğer yapıtlarını değerlendirmenin bizim açımızdan da yaratıcı bir edim olmasının nedenidir.

 

Jung, 'kolektif biliçaltı'ndan söz eder. Yani, her birimiz varlığımızın gizli boyutlarında kısmen kökensel ya da kısmen denetimden kaynaklanan bazı temel biçimleri taşımaktayız. Sanatçının dışa vurdukları bunlardır.  Bu nedenle sanatçılar, McLuhan'ın tabiriyle sabahın çiyleridir. Bize kültürümüzün başına gelen uzak bir erken uyarı verirler. Günümüzün sanatında yabancılaşma ve kaygının sembollerini bol bol görüyoruz. Ama aynı zamanda ahenksizliğin göbeğinde biçim, çirkinliğin ortasında güzellik, nefretin ortasında insan sevgisi var. Sanatçılar böylece kültürlerinin tinsel anlamını dışa vuruyorlar. Sorunumuz: Onların anlamını doğru okuyabiliyor muyuz?

 

Shakespeare  in 64. Sone'sinde der ki;

 

Böylece yıkımlar bana düşmeyi öğretti,

Zamanın gelip aşkımı götüreceğini

Bu düşünce ölüm gibi, değiştiremez

Yalnızca ağlar, yitirmekten korktuğuna sahip olduğu için

 

Mantığımız bizi durmadan uymaya itiyor-deli bir dünyaya ve yaşama uymaya. Daha da kötüsü, kendimizi burada Shakespeare in ifade ettiği deneyimin engin derinliklerini anlamaktan engellemiş oluyoruz.

Baktığımız güz ağacı renkleriyle gözümüzü yaşartır, duyduğumuz müzik öylesine hoştur ki varlığımızı bir hüzün bürüyüverir. Bunları görmemiş ve duymamış olmanın belki daha iyi olduğu gibi soysuz bir düşünce bilincimize sürünerek sokulur. O zaman bu huzur kaçıran paradoksla yüzleşmemiş olurduk – zamanın gelip aşkımı götüreceğini –bilmenin paradoksuyla, sevdiğimiz her şey ölecek. Oysa insan olmanın özü budur, dönmekte olan bu gezegenin üzerinde varolmakta olduğumuz şu kısa anda, zamanın ve ölümün sonunda hepimizden hakkını alacağı gerçeğine karşın bazı insanları ve şeyleri sevebiliriz.

Bununla birlikte, yaratıcı edim ile ölümümüzün ötesine ulaşabiliyoruz. Bu yaratıcılığın böylesine önemli olmasının  ve yaratıcılık ölüm ilişkisinin yüzleşmemiz gereken bir sorun oluşunun nedenidir.

 

Ey yaşam hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını (James Joyce) Bir başka deyişle, her yaratıcı karşılaşma yeni bir olaydır, her an cesaretin bir başka kendini gösterişidir. Her kişi baştan başlamalıdır. Ve de ‘deneyimin gerçekliğini ‘karşılamak kuşkusuz tüm yaratıcılığın temelidir. Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek. Vicdanın insana Sina Dağı'ndan tepeden inme hazır biçimde verilen bir şey olmadığıdır. Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerinden türetilen esinden yaratılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı, yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı, bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra sanatçının gördüğü ve yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.

 

Yaratıcılık niçin böylesine zor? Ve niye bu kadar çok cesaret gerektiriyor? Yaratıcılık basit bir şekilde ölü biçimleri, tükenmiş sembolleri ve yaşamını yitirmiş mitleri feshedip atmak değil mi? Hayır. İnsanın ruhunun örsünde dövmesi kadar zor.

 

Yaratıcılık, tanrıların kıskançlığını kamçılar. Otantik yaratıcılığın böylesine cesaret gerektirmesi bundan: tanrılarla yapılan kıyasıya bir cenk söz konusu.

 

Degas, vaktiyle şöyle yazmıştı: "Ressam resmini, suçlunun suç işlerken hissettiği duygularla yapar."

 

10 Emir‘in ikincisi söyle tembihler: Kendine oyma bir put yapmayacaksın ya da yukarıdaki gökte ya da aşağıdaki toprakta ya da toprak altındaki suda bulunanlara benzer bir şey yapmayacaksın. Her şeye rağmen sanatçılar, oymaya ve yontmaya devam ettiler.

Bir başka bilmece de, deha ve psikozun birbirine çok yakın olması, bir diğeri yaratıcılığın açıklanamaz bir suç duygusunu taşıması...

İnsanların yaratıcı edimi nasıl anlamış olduklarını aydınlatan mitlere (soyun ahlaki bilgeliğinin dramatik gösterimi) bakalım.

 

Antik Yunan uygarlığında Prometheus miti vardır; bu mite göre Olimpos dağında yaşayan bir Titan olan Prometheus , insanların ateşten yoksun olduğunu görmüştü.Yunanlılar onun ateşi Tanrılardan çalıp insanlığa vermesiyle , uygarlığın başladığını kabul etmişlerdi.Zeus Prometheus un Kafkas dağında zincire vurularak cezalandırılmasını emretti; her sabah bir kartal gelip gece olunca tekrar büyüyen ciğerini yiyordu.Mitteki bu unsur yaratıcı sürecin akla gelen canlı bir sembolü. Tüm sanatçılar günün sonunda kendilerini bitmiş ve imgelemlerini asla dışa vuramayacak hissederler ama gece büyüyen ciğerleriyle sabah yeniden başlamaya karar verirler , ruhlarının örsü başında didinmeyi sürdürmeye dönerler.

 

Yaratıcı sanatçı , şair ve ermişin toplumumuzun gerçek Tanrılarıyla dövüşmek zorunda olmaları – uyumculuk tanrısıyla olduğu kadar, duygusuzluk, maddi başarı ve sömürücü gücün tanrılarıyla- en belirgin açıklamadır. Bunlar toplumumuzun insan yığınları tarafından tapınılan  putları.

 Tanrılarla cenk gelip bizim ölümlülüğümüze bağlanıyor. Yaratıcılık ölümsüzlük için duyulan bir özlemdir. Biliyoruz ki her birimiz ölümle yüzleşecek cesareti geliştirmeli. Bununla birlikte ona baş kaldırmalı ve onunla mücadele etmeliyiz. Yaratıcılık bu mücadeleden gelir- yaratıcı edim başkaldırıdan doğar. Yaratıcılık sadece gençlik ve çocukluğumuzun masum kendiliğindenliği değildir,yetişkin bir insanın tutkusuyla birleştirilmesidir- kişinin ölümünden öte yaşam tutkusu.

Sanatçılar kendi iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Kendilerini Tanrı’ nın Yaradılış’ta kaostan biçimi yaratması gibi , kaosun içine ona biçim vermek için gömmeyi severler. Gündelik , duygusuz, alışılageldik olandan hiçbir zaman hazzetmeyerek devamlı yeni dünyalara doğru ileri atılırlar. Böylece soyun yaratılmamış vicdanının yaratıcıları olurlar.

 

Bu, bir duygulanım yoğunluğunu , yüksek tutulan bir vitaliteyi gerektirir- vital olan her zaman ölüme karşıt değilmidir? Bu yoğunluğu bir çok değişik isimle adlandırabiliriz.Ben öfke demeyi seçiyorum. Çağdaş şair Stanley Kunitz ‘ şair şiirlerini öfkesinden çıkarır yazar ‘ der. Bu öfke şairin tutkusunu tutuşturmak , yeteneklerini ortaya çıkarmak ,yakıcı kavrayışlarını vecd içinde bir araya toplamak için zorunludur, böylece şiirlerinde kendini aşabilir.

 

Öfke, toplumumuzda fazlasıyla bulunan adaletsizliğe karşıdır. Ama eninde sonunda tüm adaletsizliğin prototipine karşıdır: ölüme

Bu öfkenin, sayesinde ölüm deneyiminin dışında durduğumuz ve onun hakkında nesnel, istatistiksel yorumlar yapabildiğimiz ölüm üzerine yaratılmış ussal kavramlarla , alıp vereceği hiçbir şey yok. Nesnelliğin ancak başkasının ölümüyle alıp vereceği olabilir, kendimizinkiyle değil. Ölümle birlikte yitirmekten ve terkedilmişlikten gelen duygu ile yüzleşmeliyiz.

Çok kişi için başkaldırıyla dini birbirine bağlamak kabullenilmesi zor bir gerçektir.Tarihte ermiş ile başkaldıran insanın ne kadar sık aynı kişi olduğunu bir hatırlayın . Sokrates baş kaldıran insandı ve baldıran içmeye mahkum edildi. İsa başkaldıran insandı ve çarmıha gerildi.

 

Bu kişilerin her biri ve onlar gibi yüzlercesi çağdaşları tarafından görmezden gelinmişse de , sonra ki çağlarda tanınmışlar, ahlakta ve dinde kültüre en anlamlı katkıları yapan insanlar olarak değerlenmişlerdir.

Ermişler diye, kutsallığa getirdikleri yeni kavrayışlara dayanarak tanrının tükenmiş ve yetersiz biçimlenişine baş kaldıranları kastediyoruz. Onları ölüme götüren öğretiler,  toplumlarının ahlaksal ve tinsel düzeyini yükseltti. Başkaldırıları dindarlığın anlamına yeni kavrayışlarla dahil edildi, kan verdi. Onlar Tanrı‘ya Tanrı‘nın ötesindeki Tanrı adına başkaldıranlardır. Tanrı‘nın ötesindeki Tanrı‘nın sürekli ortaya çıkması dinsel alandaki cesaretin göstergesidir. 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 28 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin