Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Psikoloji ve Felsefe arrow Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Üzerine
Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Üzerine
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Yazar Deniz ÇAGAN   
Cuma, 23 Kasım 2007

                                         ALEVİ-BEKTAŞİLİĞİN TARİHİ KÖKENLERİ 
                               BEKTAŞİ-KIZILBAŞ   (ALEVİ) BÖLÜNMESİ VE NETİCELERİ
 

               Irene Melikoff
                        
      Bektaşiliği belirtmeye çalışırsak, Bektaşilik her şeyden evvel bir Türk halk dini olduğunu söyleyebiliriz.
      XIII. Asırdan itibaren Anadolu'da gelişmeye başladı.
Sonraki asırlar boyunca bağdaştırmacı yapısında bazı yabancı unsurlar yer aldıysa da, Bektaşiliği Türk kökenlerinden ayırmak mümkün değildir.
       Bektaşilik, Hacı Bektaş Velinin etrafında belirginleşmiş bir öğretidir. Hacı Bektaş ise, efsaneleşmiş büyüleyici bir kişidir. Keramet sahibi ve mucize yaratan bir kişi gibi görünüyor. Öyle olduğu için, onu Şii'lerin sekizinci İmamına, dolayısıyla da soyunu Peygambere kadar çıkarmak mümkündür. Fakat, bu eklentiler asırlar boyunca meydana gelmiştir. Gerçeklikte ise, Hacı Bektaş doğduğu ortamdan, yani Orta Asya'dan gelen ve Anadolu'ya göç eden Türkmen boylarından ayırmak imkansızdır.


                
       Bununla birlikte, Hacı Bektaş'ın şöhreti ilk önce aynı soydan gelen ilk Osmanlı Sultanları'nın kendisine gösterdikleri ilgiye bağlıdır. Bektaşilik, Anadolu'da gelişmesine rağmen, onun kökenleri daha eski zamanlara dayanıyor.
       Halk geleneğine göre, Hacı Bektaş, Orta Asya Velisi Ahmet Yesevi'nin müridi olmuştur. Bu ise gerçeğe aykırıdır. Çünkü Ahmed Yesevi'yi, Hacı Bektaş'tan bir asır evvel, yani XII. yüzyılda, Yesi'de, şimdiki adıyla Türkistan'da - Kazakistan'da yaşamış ve oradaki Türkmen boylarına İslam dinini öğretmiş bir kişi olarak biliyoruz.
        Ahmed Yesevi, Buhara gibi İslam kültürünü yaygınlaştıran  meşhur bir kültür merkezinde okumuş, Hanefi uleması olan  Şeyh Yusuf Hamadani'nin müridi olmuştur. Fakat buna   rağmen, yurttaşları olan göçmen Türkmenleri arasında yaşamayı tercih etmiş ve onlara İslam’ı yaymıştır.
         Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş arasında tarihsel bağlar olmamasına rağmen, yine de, Hacı Bektaş’ın, Anadolu'da Ahmet Yesevi’nin orta Asya'daki rolünü devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de Hacı Bektaş, Anadolu’ya göç eden Türk boylarına İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Ahmet Yesevi  gibi, bu dini, göç eden kavimlerin anlayışı ve geleneklerine uyarlamaya çalışmıştır. O nedenle, Bektaşiliğin manevi kökenlerini orta Asya'ya   kadar götürmek mümkündür. Ve Bektaşilik bir dereceye  kadar Ahmet Yesevi öğretisinin devamı olarak kabul  edilebilir.
          Bununla birlikte, din kavramı canlı bir öğe olması nedeniyle, yeni bir ortamda farklı gelişmelere ve farklı  değişikliklere uğrayacaktır. Az veya çok, yerleştiği ortamın etkilerine uyacaktır.
         Böylece, süreç içinde, Bektaşilik bir dini senkretizm, yani bir bağdaştırmacılık şeklini alacaktır.  Bağdaştırmacılık, dışarıdan gelen yeni öğelere de açık  olacaktır. Bir taraftan, yerleştiği yeni ortamdan gelen  inançlar ve gelenekler, diğer yandan tarihi ve toplumsal olaylara ait etkiler iz bırakacaktır.   Bu savımıza örnek olarak, Ahi teşkilatının veya Hurufîlik gibi dışardan gelen inançların etkilerini gösterebiliriz. Aynı şekilde, özellikle Anadolu   tarihinde önemli bir yeri olan Türk-Safavi  çatışmalarının sonucu ortaya çıkan Kızılbaş hareketini  de örnek gösterebiliriz.
         Bu son olay, kesin bir sonuç ortaya çıkardı. XVI. yüzyıldan sonra, Bektaşi hareketinde bir bölünmeyi görüyoruz. Başlangıçta, Anadolu halk dini gibi görünen bu hareket ikiye bölündü: Bir taraftan Bektaşilik, diğer   yandan Kızılbaşlık.Oldukça yakın bir zamanda, yani son asrın başında,  Kızılbaşlık ismi yerine Alevilik sıfatı kullanılmaya  başlandı.
          Bu genel bir girişten sonra, her tebliğimde belirttiğim neticeleri tekrarlamaya mecburum. Zira araştırdığım  konu, hep aynı konudur. Ve gerçeği değiştirmek olanaklı değildir. Tekrarlamalar olmasına rağmen, yine de her seferinde çıkardığım sonuçlara, yeni öğeler eklemek zorundayım. Çünkü konuyu derinden inceleyince, her  seferinde, o ana kadar keşf edilmeyen yeni ayrıntılar ortaya çıkıyor. Şüphesiz konunun özü değişmiyor, ancak  ayrıntılar bu öze yeni zenginlikler kazandırıyor.
        Hacı Bektaş, bilindiği gibi XIII. yüzyılda, Baba  İlyas'ın izinde ortaya çıkıyor. Baba İlyas, ünlü Baba-i İsyanlarının lideridir. Tarihi kaynaklar onun hakkında  kesin bilgiler vermektedirler.  XIV. yüzyıl tarihçesi Elvan Çelebi ve XV. yüzyıl  tarihçesi Aşık Paşazade, her ikisi, Hacı Bektaşı, Baba İlyas'ın müridi olduğunu yazmaktadırlar. Şeyh Eflaki de ayın bilgileri aktarmaktadır.  Baba İlyas ve taraftarları, 1230 civarında "Horasan"dan, yani Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmişlerdir. Baba İlyas'ı inceleyen ünlü Fransız tarihçisi Claude  Cahen, Baba İlyas ve taraflarının belki de Harezmilerle  birlikte, Moğollardan kaçıp Anadolu'ya geldiklerini  düşünüyordu. Bu sav doğru olabilir. Bu tespitten hareketle, onların Mevaraun nehri yöresinden, yani Ahmet  Yesevi'nin yaşadığı bölgeden gelmiş olabilecekleri sonucunu çıkarabiliriz. Öyleyse, Hacı Bektaşı, Ahmet Yesevi'ye bağlamak yanlış olmayacaktır. O zaman da, halk gelenekleri, belirli ölçülerde, haklılık payı kazanacaklardır.
        Hacı Bektaş Baba-i isyanlarına iştirak etmiştir. Kardeşi  Mintaç ise bu olaylarda şehit olmuştur.  Fakat tarihi kaynaklar, Hacı Bektaş'ın bu isyanların son bölümüne ve Malya'daki savaşa kesin olarak katılmadığını göstermektedirler. Hacı Bektaş, bir müddet saklı   kaldıktan sonra, Suluca Karaöyük'te bugünkü  adıyla Hacı  Bektaş kasabasında ortaya çıkmış ve orada Çepni bir boy arasında yaşamıştır. Bir derviş hayatını sürdürmüştür.  Kendisi Çepni olmadığı için, Vilayetnamesinde bazı  çatışmalardan bahsedilmektedir.  Sözü edilen Çepni boyu, onu kabul etmiş ve  benimsemiştir. Hacı Bektaş bir aziz gibi yaşamış ve  keramet sahibi olduğu söylenir. Saygı ve sevgiye layık bir veli olmuştur. Etrafında çok taraftarı olmasına   rağmen, Hacı Bektaş mürit edinmeye çalışmamıştır. Bu gerçeği, Aşıkpaşazade'nin yazdığı Tarih eserlerinden biliyoruz.  Hacı Bektaş, kerametlerini bir kadına Kadıncık Ana'ya  aktarmıştır. Kadıncık Ana, Aşıkpaşazade'ye göre, onun evlatlık kızıdır, Vilayetname'ye göre de manevi   karısıdır. Ama, ne olursa olsun, Kadıncık Ana bir   Bacıyan'i Rum’dur. Bacıyan'i Rum, o zaman ki dört  toplumsal sınıflardan biriydi. Ve bir kadın  teşkilatıydı. Kadıncık Ana, bu toplumsal yapının önemli  bir şahsiyetiydi.   Kadıncık Ana, XIV. asırda yaşamıştır. O devir, Osmanlı  İmparatorluğunun büyük zaferleri dönemidir. Bir çok Bektaşi dervişi, ilk Osmanlı Sultanlarının zaferlerine  katılmış, kimileri gazi olmuşlardır. Abdal Musa, bu derviş-gaziler arasında Osmanlıların soyu, bilindiği gibi, Oğuz boylarından  gelmektedir. Kayı boyundandırlar. O sırada, Anadolu'da  gelişen batın'i dervişlerin bir çoğu aynı soydan  gelmekteydiler. Örneğin, Çepniler, Kayılar gibi Oğuz  soyundandırlar.
       İlk Sultanlar döneminde, Abdal dervişler ve Osmanlılar  arasında sıkı bağlar vardı. XIV. ve XV. yüz yıllarda,   ilk Osmanlı İmparatorluğu yapısında dört toplumsal sınıf  vard;. Gaziyan’i Rum, Ahıyan’i Rum, Abdalan’i Rum ve  Bacıyan’i Rum. / Büyük zaferler döneminde, Osmanlı  ordusunda derviş olan gazilede vardı. Bu dervişler,  Abdal olan unvanlarına, Gazi Unvanı eklemekten gurur  duyarlardı. Böylece gazi olan Abdallar Trakya ve  Balkanların fetihlerine iştirak etmişlerdir. Bunların arasında yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Abdal Musa,  Geyikli Baba, daha sonraları Gül Baba ve benzerlerini  sayabiliriz.
       Hacı Bektaş'ın şöhreti, Osmanlılar arasında büyük olması  gerekir. Çünkü Yeni Çeri ordusu kurulduğu zaman,  Yeniçeriler, Pirleri için Hacı Bektaş'ı seçtiler.  Oruç’a göre Sultan Orhan'ın kardeşi Ali Paşa, meşayı  yolunu tutmuş, derviş olmuştur. Kardeşine, Yeniçeri ordusunun himayesi için Horasanlı Hacı Bektaş'ı tavsiye  etmiştir. Bu himaye ancak manevi olabilirdi, çünkü Hacı Bektaş, ananeye göre, 1271 yılı civarında vefat  etmiştir.  Bu, Osmanlı Sultanlarının Bektaşi tarikatına olan teveccühünü kanıtlamaktadır.   Bu teveccühün sayesinde, İmparatorluğun ilk yıllarında,  Bektaşi tarikatının üstün bir yeri olduğu görülmektedir. Bektaşilerin şöhreti ve başarıları, Osmanlıların desteklerinden geldi. Onların sayesinde, Bektaşilik en  önemli halk tarikatı oldu. Tabii olarak, o zaman Şii ve aşırı Şii inançlar henüz
Bektaşilik öğretisine girmemişlerdi. Bu aykırı inançlar, daha sonra, Bektaşiliğin içine Hurufîlik sokulduğu zaman ve özellikle, ilk safavilerin, örneğin Cüneyd, Haydar ve  Şah İsmail propagandalarının sonucu ortaya çıktılar.
      Ömer Lütfi Barkan, "Kolonizatör dervişleri" adlı eserinde, ilk Osmanlı Sultanlarının, dervişleri nasıl  kullandıklarını göstermektedir. Bu dervişlere, feth edilen yerlerde topraklar verildi. Dervişler yerleşik olmuş, zaviye ve tekke kurmuşlardır. İslam dinini ve Türk medeniyetini buralara yaymışlardır. Bu yüzden,  Trakya'da ve Balkanlarda Bektaşilik tarikatı çok gelişti. Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'de derin izler  bıraktı.
      Trakya'daki en mühim Bektaşi tekkelerinden biri, Edirne  civarında, Kızıl Deli Tekkesiydi. Şimdiki Bulgaristan'ın Deli Orman bölgesinde, Demir Baba tekkesi Otmçin Baba,
 Akyazılı Baba tekkesi ve saire. Bu saydığımız tekkelerin ayrı bir özelliği vardır, ancak bu, yazının konusu dışındadır.  Bektaşiliği incelemek için, nefesler çok önemli ve ciddi bir kaynaktır. Bazı nefeslerde, Hacı Bektaş'ın ismi Rumeli'nin fethi ile bağlı görünüyor. Sizlere iki örnek sunacağım. Her ikisi de Kul Himmet'in nefesleridir. Kul  Himmet XVI. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Pir Sultan'ın yakını olduğu söyleniyor. Çok tanınmış bu nefesinde Kul
 Himmet'ten anlamlı mısraları buluyoruz;  "Seher vakti Şah kervanı gidiyor,  Anun katarından ayırma bizi..."
                         
                       "Urunu inşad eden Bektaş'i Veli,
                        Anun katarından ayrıma bizi..."
                        (İsmail Uzunlu, Antoloji, II, 349-350)
                         
 Ayın'i Cem'de bu mısra, bazen şöyle söylenmektedir:
                         
                        "Urum'u fetih etti Bektaş'i Veli"
                         
                        Başka bir nefesinde;
                         
                        "Hacı Bektaş tekkesine gireli,
                        Dervişleri gül göründü gözüme"
                         
Yine Kul Himmet diyor ki;
                         
                        "Hacı Bektaş vatan tutmuş Urumdan"
                        (Antoloji, II, 334-335)
                        
                        Bu iki misalde, Hacı Bektaş, ya Rum'u feth etmiş gibi,
                        veya irşad etmiş gibi görünüyor.
                        
 Şimdiye kadar soruna genel olarak baktık.
         Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı  kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk  diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa XVI. yüz yıldan  itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu.   Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri  batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.
        Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan  doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK,   RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan "Alevi" sözcüğüyle adlandırmaya başladılar. Kızılbaş ismi Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar   (1460-1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve
 Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi  taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına  taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü    Külaha Tac'i Haydar derlerdi.  Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine  karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı  belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o   nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü  kullanılmaya başlanmıştır. Ali'ye aşırı bir    sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi  gösterdikleri için, onlara "Alevi" derlerdi. İran'da ise   Ali'ye tapanlara "Ali-İlahi" denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından  yanlıştır.   Dana önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan  ülkelerinde, özellikle Arnavud elinde, Bektaşiliğin   etkisi çok büyüktü. Hatta, II. Sultan Abdülhamit  döneminde Arnavud elinde, Bektaşilik resmi din olarak   önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamid doğal olarak ve  şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır.
         Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun   egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik,  Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön  Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin   aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır. Sözü edilen ülkelerin Türkiye'den bağımsız olmalarından  sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum   kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir.   Öyle de olsa, unutmamalıyız ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur. Onları birbirlerinden ayırmak  olanaklı değildir
            
            Copyright © aleviyol.net sitesinden alınmıştır.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 28 Kasım 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin