Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa
Küresel Kapitalizmi Meşrulaştıran Söylemler*
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Yazar Soner Karakoc   
Cumartesi, 26 Nisan 2008

Fikret BAŞKAYA

Bilim, şeylerin gerçeğini ortaya çıkarıyorsa, görüntüyle gerçek arasındaki uyumsuzluğu teşhir ediyorsa bilimdir. Şimdilerde bilim denilen bilim tanımına denk düşmek bir yana, bilimin inkârına dönüşmüş durumda. Küresel kapitalizm çağında bilim ve teknoloji, mülksüzleştirmenin, kâr etmenin, yıkımın, manipülasyonun, alıklaştırmanın hizmetinde. Dolayısıyla asıl bulunması gereken zeminin karşıtına savrulmuş, misyonunun ve varlık nedeninin inkârına dönüşmüş durumda. Artık amaç şeylerin, olayların, süreçlerin neden ve nasılını bilince çıkarmak, gerçeğin izini sürmek, gerçeği örten sis perdesini dağıtmak değil, üstünü örtmek, mistifikasyon yaratmak.

 Teknoloji için de aynı şey söz konusu, artık araç, amacın yerini almış veya araçla amaç yer değiştirmiş, tersyüz olmuş durumda. Şimdilerde insan tekniği kullanmıyor, teknik insanı kullanıyor... Bilim eleştireldir veya eleştirel değilse bilim değildir denmiştir. Lâkin, küresel kapitalizm çağında bir bilim dalında ‘uzmanlık’ almanın, ünvan sahibi olmanın koşulu, bilimsel namusu ve entellektüel dürüstlüğü kurumun giriş kapısında bırakmadan mümkün değil. Bilimsel namusu, entellektüel dürüstlüğü ‘emanete’  teslim etmeden, insanlığından soyunmadan, kendinden menkul bilim camiasına dahil olmak, bir ‘uzmanlık’ veya ünvan ‘kazanmak’ nerdeyse imkânsız. [Elbette her zaman ve her koşulda istisnalar vardır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir denmiştir]. Herşey eleştirel bilinci yok etmek üzere kurgulanıyor ve emekçi çoğunluk sayısız araçlar [medya, gösteri endüstrisi, televizyon dizileri, reklâmlar, futbol, vb.] devreye sokularak alıklaştırılıyor. Bilimi ve sanatı kendilerinden menkûl, anlı şanlı ‘hocalar’, ‘ünlü sanatçılar’ egemen odağın [büyük hırsızların densin] hizmetindeki propaganda makinesini yağlamakla meşguller... Eleştirel bilinci tahrip etmedeki katkıları karşılığında, sömürüden ve yağmadan pay alıyorlar. Aldıkları payın büyüklüğü performanslarının ölçüsü sayılıyor... Bilim cemaatinin ve sanatçı taifesinin kendi varlık nedenlerine ve misyonlarına neden ve nasıl yabancılaştıkları, sömürü düzeni tarafından nasıl araçlaştırıldıkları,  bunun da ne anlama geldiği üzerinde önemle ve ısrarla durmayı gerektiriyor. Zira bilimci cemaati karartmanın, alıklaştırmanın, sanatçı taifesi de artık kirletmenin hizmetinde...

 

Küresel Kapitalist Saldırıya [Emperyalizme] Eşlik Eden Bazı Söylemler

Kapitalizm, sermayenin yeniden üretimi, daha doğrusu genişletilmiş ölçekte yeniden üretimidir. Dolayısıyla genişleme ve yayılma dinamiği ve eğilimi sistemin mantığına içkindir. Bu nitelikten ötürü de, kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm militarizm ve savaş olmadan, hegemonya da düşmansız varolamaz. Emperyalizm ne arizî bir şeydir ne de kapitalist gelişmenin belirli bir evresinde ortaya çıkmıştır, sisteme içkin [mündemiç], süreklilik arzeden bir temel eğilimdir. Fakat global ölçekte sınıf mücadelesinin veya güçler dengesinin seyri, ezilen halkların ve sömürülen sınıfların mücadelesi ve direnci, kapitalist küreselleşmenin sınır ve kapsamını belirler. Nasıl her bir tekil kapitalist, sermayesini sürekli büyütmeden varolamazsa, ileriye doğru kaçmaya mahkûmsa, bir sömürü metabolizması olan kapitalist sistem de bir bütün olarak genişlemeden, yayılmadan, yeni alanları kapsamadan ve kendi mantığıyla uyumlandırıp/dönüştürmeden varlığını sürdüremez. Kapitalizm sadece bulunduğu mekânların dışına taşma dinamiği taşımaz veya sadece yatay [coğrafi] alanda genişlemez [prekapitalist alanları etkisi altına alma anlamında], aynı zamanda dikey olarak da genişler. Başka türlü ifade etmek istersek, halen kapitalist üretim ilişkilerinin geçerli olduğu alanda tüm insan ilişkilerini metalaştırır, her yere derinlemesine nüfûz eder. Fakat kapitalist saldırı tek başına yol alamaz ve kalıcı olamaz. Saldırıya ideolojik saldırının eşlik etmesi, bir dizi kelime, kavram ve söylemin zihinleri işgal etmesi, ezilen/sömürülen kitlelerin bilincinin sömürgeleştirilmesi de gerekir. Her cerrahî operasyonda narkoza ihtiyaç duyulması gibi... Velhasıl her türlü egemenlik biçimi, meşrulaştırmaya/kabullendirmeye ihtiyaç duyar ve bu amaçla ideolojik bir söylem oluşturmak esastır. Esasen bu her türlü egemenliğin vazgeçilmez kuralıdır. Şimdilerde küreselleşme denilen emperyalist saldırıyı meşrulaştırıp/kabullendirmeyi amaçlayan bir dizi söylem ortalığı kaplamış durumda. Fakat söz konusu kavramlar ve söylemler ne yeni ne de orjinal, yaklaşık ikiyüzelli yıllık kapitalist modernitenin kavramları. Sadece ısıtılıp sofraya konuyor... Eğer sömürü ideolojik egemenliği varsayıyorsa, ideolojik kölelik olmadan yol alamıyorsa, ideolojik saldırı ancak karşı ideolojik saldırıyla etkisizleştirilebilir. Karşı ideolojik saldırının başarısı veya bilincin özgürleşmesi de, pratik mücadeleye eklemlendiğinde mümkündür. Dolayısıyla ideolojik teşhir eylemi önemlidir ama yeterli değildir. Bu da demektir ki, kavramların ve söylemlerin yaygınlığı ve etkinliği, sınıflar mücadelesiyle ve güçler dengesiyle doğrudan ilgilidir. Sömürge halkları tarih sahnesine çıkıp, sömürgeciliği tasfiye etmek üzere kapsamlı bir karşı saldırıya geçmedikleri dönemde, sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları kullanılmıyordu. O dönemler boyunca sömürgeci-emperyalist devletlerin söylemi geçerliydi ve olup/bitenler [sömürgecilik] olumlu, gerekli ve normal bir şey olarak sunuluyordu. Sömürgecilik uygarlaştırıcı misyonun bir gereği sayılıyordu. Sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları, sömürge halkları geçerli statüyü parçalamak üzere tarih sahnesine çıktıklarında yaygın kullanıma ulaştı. Şimdilerde kapitalist saldırının ortaya çıkardığı tahribat ve yıkım, kapitalizmin beşyüzyıllık tarihinde görülmemiş boyutlarda, ama kapitalizm, emperyalizm, sömürü, eşitlik, sosyal eşitsizlik, sosyal adalet, vb. kavramlar nerdeyse kullanımdan düşmüş gibi. Onların boşalttığı alanı küresel kapitalist saldırıyı meşrulaştırıp/kabullendiren bir dizi kavram ve söylem dolduruyor: İnsan hakları, demokrasi [aslında kastedilen liberal demokrasi veya piyasa demokrasisidir!], sivil toplum ve sivil toplumu güçlendirme retoriği, çokkültürcülük[doğrusu kültüralizm], totalitarizm, sürdürülebilir kalkınma, vb. Bunun nedeni, sınıfsal güç dengesinin sermaye lehine dönmüş olması ve ona eşlik eden teorik eleştiri zaafıdır. Bu durum Coca-Cola aydınlarının neden etkinlik sağladıklarını, köpeksiz köyde nasıl değneksiz gezebildiklerini de açıklıyor...
Şimdilerde insan hakları söylemi küresel kapitalizmin araçlaştırdığı söylemlerin başında geliyor. İnsan hakları standardının yükseltilmesinden çok söz ediliyor da bunun gerçek dünyada bir karşılığı olup/olmadığı, kimin için ne anlama geldiği tartışma konusu yapılmıyor. Bir taraftan insanı insanlıktan çıkaran bir süreç hızla yol alırken, insanca yaşamanın temelleri aşındırılırken, bu dayatmanın faillerinin insan haklarından söz etmesi çelişik değil mi? Neoliberal ekonomik ve sosyal politikalar sonucu her geçen gün daha çok insan mülksüzleşir, proleterleşir, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun bırakılırken, ortak yaşam alanları yok edilirken, herşey metalaşıp paralılaşırken, insan insana, insan doğaya daha çok yabancılaşırken, doğal çevre tahribatı derinleşirken, insan hakları nasıl gelişecek, gerçekleşecek? Aslında insan hakları diye bir şey yok ve olmadı ama öyle güçlü bir söylem zaman zaman piyasaya sürüldü. Söz konusu olan, yasalar karşısında biçimsel eşitlikti, hiçbir kıymet-i harbiyesi de yoktu. Kaldı ki, yasaları yapanlar çekleri imzalayan mülk sahibi sınıflardı. İnsan ve yurttaş haklarından söz ediliyordu ama insanların hakları yurttaşların haklarından farklıydı. Yurttaş sayılmak için mülk sahibi ve eğitimli olmak gerekiyordu ki, insanlar oyunun dışında kalmışlardı. “İnsanlar” ancak uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda oyuna ‘kısmen’ dahil olabildiler. İnsanların doğuştan, vazgeçilmez hakları vardır demek bir şey söylüyormuş gibi yapıp hiçbirşey söylememektir. Zira bu dünyada soyut, hayali bir insan yok... Bir topluluğun üyesi ve toplulukta belirli bir konuma sahip işçi, çiftçi, mülk sahibi veya proleter, işsiz veya aç... velhasıl sınıfsal bir aidiyete sahip. İşsiz veya bir gelirden yoksun olan, gelecek kaygısı taşıyan bir birey için insan hakları söylemi ne anlama gelebilir? Böyle bir durumda herkes yasalar karşısında eşittir demek, reel eşitsizliği hayali bir eşitlik söylemiyle yok saymak değil midir? İnsan hakları söylemi, özü itibariyle politik mahiyetteki bir sorunu hukuk düzleminde çözmenin mümkün olduğu gibi temelli bir yanılsamaya dayanıyor. Kaldı ki, hukuk da kanuna indirgeniyor, kanunu kimin neden yaptığı sorusu atlanıyor, kötü olabileceği kabul edilmiyor... Aslında söylem sanıldığından daha da tahripkâr. Sistem tarafından çıplaklaştırılmış, yalnızlaştırılmış bireyin tek başına hak aramasının mümkün olduğu düşüncesini içeriyor ve onu bütünüyle etkisizleştirmeyi, pasif, edilgen, iradesiz bir nesneye dönüştürmeyi, velhasıl özne olmaktan çıkarmayı amaçlıyor. Üretmek ve yaşamak için hiçbir imkâna ve araca sahip olmayan, yaşamak için emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan bireyin kendini gerçekleştirmesi, haklarını savunması nasıl mümkün olabilir? Proleterin politik bir özne haline gelip politik etkinlik sağlayabilmesinin yegâne yolu, örgütlü/kolektif mücadeleyle politik sürece katılmasıdır. Aksi halde ‘yurttaş’ sayılması mümkün değildir. Fakat kapitalist toplumda politik alanla ekonomik alan birbirinden koparılmış durumda. Emekçi sınıf ekonomik alanın yönetimine dahil edilmiyor, sadece -o da her zaman değil- oy kullanmasına izin veriliyor. Oysa ekonomik alanın yönetimi mülk sahibi kapitalist sınıfın tekelinde kaldıkça, oy atmanın, oyunun figüranı olmak dışında bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Şimdilerde insan hakları söylemi, emekçi sınıfların kolektif mücadelesini etkisizleştirmenin ve emperyalist saldırıyı meşrulaştırmanın aracı, önce uluslararası hukuk aşındırılıyor, sonra da bir ‘haklı savaş’ söylemi icat ediliyor... Artık insan hakları standardının yetersiz olduğu düşünülen ülkelere savaş açmanın yolu açılmış demektir... Şimdilerde insan hakları söylemi sömürüyü gizlemenin, kitleleri oyalamanın, emperyalist saldırıyı dayatmanın ve/veya meşrulaştırmanın bir aracına dönüşmüş durumda. Böylelikle dünyadaki mevcut güç ve iktidar ilişkilerinin meşrulaştırılıp/ kabullendirmesini, yeniden üretmesini sağlayan ideolojik araçlardan biri...
Küresel kapitalizmin söylemlerinden biri de sivil toplum, sivil toplum örgütleri [STK]  sivil toplumu güçlendirme. Sivil toplum söylemi, insan hakları söylemini tamamlıyor. Emekçi sınıfların kolektif mücadelesine [sendikalara, vb.] savaş açılmışken, sivil toplum söylemiyle neyin murâd edildiği açık değil mi? Sivil toplum örgütü denilenler aslında içi boş midye kabuğu olmanın ötesinde bir kıymet-i harbiyeye sahip değiller ama önemli bir ideolojik işlev gördükleri kesin. Gerçek anlamda sivil toplum örgütü olsalardı, sorunun kökenine inerlerdi ve neoliberal küreselleşme tarafından tehdit edilen çıkarları savunurlardı. Benim yalan üretme dükkânları dediğim think tank’lar sivil toplum örgütü denilenlerin ideolojik arka planını oluşturuyor. Ortalığı kaplayan sivil toplum örgütleri, küresel kapitalist saldırının, emperyalizmin ortaya çıkardığı devasa yıkımı gözden uzaklaştırmanın, kabullendirmenin aracı, dolayısıyla asıl işlevleri ideolojiktir. Sorunlar çözülüyor, çözülebilir, çözüm yoluna girdi/giriyor izlenimi yaratılıyor. Mücadele alanı boşaltılarak, kitleler gerçek mücadele alanının dışına atılmak isteniyor. Sömürünün, sınıfların, sınıf mücadelesinin söz konusu örgütlerin kitabında yeri yok... Apolitik olmayı marifet sayıyorlar. Oysa, sosyal ilerleme ve demokrasinin derinleşmesi, ulusal özerkliğin pekiştirilmesi için mutlaka politik mücadele gereklidir. Söz konusu örgütler ‘apolitik’ olarak kaldıkça, sadece küresel kapitalist saldırıyı meşrulaştırabilirler. Genel bir çerçevede Eklektik ve uzlaşmacı olan söz konusu kuruluşların temel bir zaafı da sermayeden ve devletten bağımsız olmamaları veya doğrudan sermaye ya da devletler tarafından finanse edilmeleri... Kimi zaman da devletler veya sermaye tarafından kurduruluyorlar... Açıkça sistem karşıtı ve gerçek anlamda alternatif bir projenin taşıyıcısı olmayan, siyaseti etkilemek bir yana egemen siyaset odakları tarafından araçlaştırılan söz konusu STK’ların teşhir edilmesi büyük önem taşıyor.
Demokrasi söylemi de küresel kapitalizmin [emperyalizmin] sözcüleri, akıl hocaları, burjuva siyasetçileri tarafından çok kullanılıyor. Aslında söz konusu olan liberal demokrasi veya piyasa demokrasisidir. Üretim araçlarının mülkiyeti dar bir mülk sahibi sınıfın elinde toplanmışken, kamusal alan diye bir şey kalmamışken, ne var ne yoksa özelleştirilmişken, vb. demokrasiden söz etmek abesle iştigal değilse, insanlarla alay etmektir. Zira, kapitalizmin politik alanda gerçek bir demokratik işleyişe izin vermesi mümkün değildir. Ekonomik alanda yabancılaşmış [üretim, tüketim, dolayısıyla yaşamak için gerekli araçlardan yoksunluk durumu] bireyin, politik planda kendini gerçekleştirmesi, kendi kaderinin efendisi olması mümkün müdür? Kaldı ki, söz konusu olan şimdilerde inandırıcılığını bütünüyle kaybetmiş, tam bir sirk oyununa dönüşmüş olan temsili demokrasidir ve temsili demokrasi başlangıçta gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere ‘icat edilmişti’. Aslında demokrasiden söz edenler sömürü, yağma ve talan özgürlüğünün hiçbir engelle karşılaşmadan yol almasını sağlayan bir pratikten söz ediyorlar. Zaten asıl söz konusu olan da bir seçim ve temsil mistifikasyonundan başkası değil. Mevcut durumda insanlar oy kullandıkları anda tüm haklarından vazgeçtiklerini ifade etmiş oluyorlar ve seçtiklerini sandıkları da asla onları temsil etmiyor. Başka türlü söylersek insanların kaderi parlamentolarda belirlenmiyor. Büyük sermayenin hizmetindeki merkezlerde, çokuluslu denilen şirketin yönetim bürolarında, ‘uluslararası’ denilen ama uluslarla ilgisi retorikten ibaret olan kurumlarda, vb. belirleniyor... Retoriğe rağmen gerçek dünyada asıl söz konusu olan, demokrasinin gerçekleşmesi, derinleşmesi değil, sınırlı demokratik hakların ve pratiklerin de tasfiye edilmesidir. Dolayısıyla söylemle gerçek durum arasında bariz bir uyumsuzluk söz konusu...
Herhalde son dönemin en zehirli, en çok yanılsama yaratan ve en yaygın söylemi sürdürülebilir kalkınmadır. Oysa gerçek dünyada kalkınma diye bir şey yok. Kapitalizm koşullarında mümkün de değil. Kapitalizmde geçerli olan sermayenin büyümesidir ve sermayenin büyümesinin kalkınma diye bir şey üretmesi mümkün değildir. Tam tersine, sermayenin tekyanlı çıkarını gerçekleştirmek amacıyla kurgulanmış bir ortamda sermaye sadece sosyal kötülükleri artırabilir ve ekolojik felâketi tetikleyebilir. Nitekim öyle oluyor. Geçerli retorikte önce sermayenin büyümesine [genişletilmiş yeniden üretimine densin] ekonomik büyüme deniyor ve GSMH ile ölçülüyor, sonra da GSMH artışı kalkınmayla özdeş sayılıyor. Dolayısıyla neyin büyüdüğü, büyümenin ne olduğu, kimin için ne anlama geldiği tartışılmıyor. Kalkınma İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında oluşan ‘yeni statükoyu’ meşrulaştırıp dayatmak, sömürgeciliğin klasik/doğrudan versiyonunun ‘tasfiyesi’ sonucu ‘bağımsızlığa kavuşan’ devletleri ve bir bütün olarak de ‘çevre’ [periferi] denilen bölgeleri emperyalist sistem içinde tutmak için icat edilmişti. Başka türlü söylersek, uygarlaştırma misyonundan nöbeti devralmıştı. Bir zamanlar uygarlaştıranlar bundan sonra kalkındıracaktı... Fakat söylemin ipliğinin pazara çıkması için fazla zaman gerekmemişti. Daha 1970’lerin başına gelindiğinde söylemle gerçek durum arasındaki uyumsuzluk bariz bir biçimde ortaya çıkmıştı. Artık önüne bir niteleme sıfatı koymadan kavramı kullanmak zorlaşmıştı. Kalkınma kavramının önüne bir dizi niteleme sıfatı getirilerek kullanılmaya başlandı. İşte endojen[içe dönük] kalkınma, bir başka kalkınma, sosyal kalkınma, alternatif kalkınma, vb. 1980’li yılların sonuna doğru da sürdürülebilir kalkınma keşfedildi ve BM Çevre ve Kalkınma Programı’nın [UNDEP] düzenlendiği zirvelerin ikincisi olan Rio Zirvesinden sonra da müthiş bir kullanım yaygınlığına ulaştı. Şimdilerde önüne sürdürülebilir sıfatı getirilmeden kullanılan bir kelime ve kavram yok gibi... Oysa daha önce başka yerde yazdığım gibi, söz konusu olan tam bir zihinsel akrobasidir. Eğer gerçek dünya’da kalkınma diye bir şey yoksa, onun önüne sürdürülebilir sıfatının getirilmesi tam bir oxymore’dur. Bilindiği gibi Kadim Grekçe’de oxymore, yan yana gelmesi caiz olmayan, zıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmeye deniyor. Kapitalist mantık geçerliyken, çevreye duyarlı, çevre tahribatını kritik eşiğe taşımayan bir ekonomik büyüme, dolayısıyla da kalkınma mümkün değildir. Zira sermaye birikiminin mantığı, her seferinde daha çok üretmeye ve daha çok tüketmeye, kirletmeye, yok etmeye mahkûmdur. Oysa sürdürülebilir kalkınma ‘gelecek kuşakların durumunu tehlikeye atmayan, dolayısıyla doğanın kendini yenilemesini tehlikeye atmayan bir ekonomik büyümenin mümkün olduğu görüşüne dayanıyor... Dünyanın bugünkü manzarasına bakmak söylemin ne anlama geldiğini görmeye yeter...
Çokkültürcülük ve totalitarizm söylemleri için de benzer bir durum var. Sınıf farklılıklarını yok saymak üzere başka farklılıklar öne çıkarılıyor. Etnik, dinî, mezhepsel, kültürel farklılıklar asıl sorunu oluşturuyormuş gibi bir izlenim yaratılarak, kapitalist yağma ve emperyalist saldırı meşrulaştırılmak isteniyor. Elbette insanların kendi geçmişlerini, farklılıklarını merak etmeleri, araştırmaları, kendi geçmişleriyle yüzleşmeleri, tarihsel mirasa sahip çıkmaları, kimliklerini ifade etmeleri önemsiz değildir ama kültüralizm söyleminin misyonu başka... Amaç toplumları bir arada tutan bağları koparmak ve toplum sınıflarını saldırıya açık hale getirmek, iktidarsızlaştırmak, kültüralizm söyleminin asıl zaafı da kültürlerin tarihsel aşındırmanın etkisinden muaf olduğu, ebed-müddet geçerli olduğu düşüncesidir. Oysa kültürler ve hiçbir kültür değişimden, tarihsel aşınmadan muaf değildir. Totalitarizm söylemiyse daha kötüyü ön plana çıkararak, insanları korkutmak, mevcut kepazeliğe razı etmek gibi bir işlev görüyor...
Şimdilerde insanlık tarihte eşine rastlanmayan müthiş bir saldırıyla karşı karşıya. Bunun kapitalizmle insan soyunun nihai mücadelesi olduğunu söylemek bir abartma değil. Ya kapitalizm insanlığı ve uygarlığı yok edecek ya da bu sefil süreç tersine çevrilecek... Bir orta yol mümkün değil, üstelik zaman da daralmakta... Bu saldırıya da ancak teorik eleştiriyle ve örgütlü mücadeleyle karşı çıkılabilir. Elinizdeki kitapta yer alan yazılar, karşı duruşun önemini ve aciliyetini kavrayanların eseridir. Bu kör gidişi durdurmak, tersine çevirmek ve insana gerçekten yaraşır, doğayla uyumlu bir dünya ve insan toplumu yaratmak gayet mümkündür. İnsan kendi ölümünü engelleyemez ama insanlığın ölümünü pekâlâ engelleyebilir denmiştir... Yeter ki, başta yeryüzünün lânetlileri olmak üzere, bu süreçten zarar görenler, felaketli gidişin faili olmayanlar, durumun vehâmatinin ve aciliyetinin, kendi potansiyel güçlerinin bilincinde olsunlar ve o potansiyeli realize etme iradesini, cesaretini, basiretini ve yeteneğini ortaya koyabilsinler... Bu dünyada hiç bir şey insan iradesinden ve insanın bilinçli eyleminden bağımsız, kendiliğinden ortaya çıkmadığına göre...* Bu makale özgür üniversite kitaplığından yayınlanan "küresel kapitalizmi meşrulaştıran söylemler" adlı kitabın önsözüdür

 

Son Güncelleme ( Pazar, 04 Mayıs 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

Kimler Sitede

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

dernekler

    Önemli KURULUŞLAR

                        

         

           

          
  

          

          
  

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin