Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Sanat ve Edebiyat arrow Geleneksel Dinden 'Çağın Dini'ne
Geleneksel Dinden 'Çağın Dini'ne
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Yazar Cevahir Kayım   
Çarşamba, 23 Nisan 2008
Geleneksel Dinden 'Çağın Dini'ne

ImageSinema, başından bu yana dinle çok yönlü bir ilişki kurdu. Bir yandan dini metinler, sinemanın ilk konulu filmlerine kaynaklık ederken, diğer yandan ‘çağımızın dini’ olarak nitelenen sinema, dinin propaganda aracına dönüştü. Önceleri destansı bir anlatımdan yararlanırken, zamanla dine ve kurumlarına eleştirel yaklaşmaya başladı. Böylece, dinin dogmalarına cesur bir tavırla karşı çıkabileceğini de gösterdi.

 

Dinin tüm toplumlarda, ama özellikle ‘Doğu’ toplumlarında, yüzyıllardır kitlelere yön vermeye, siyasete egemen olmaya hevesli yanı, sinemanın dinle olan ilişkisini daima gündemde tuttu. Din referanslı filmler, 1940’lardan 60’lara dek en parlak dönemini yaşadı. Ben Hur, On Emir, İncil gibi yüksek bütçeli ve bütünüyle dini olumlayan filmler döneme damgasını vurdu.

 

Dini referanslar ve gişe başarısı

 

İnancı anlatmak ya da inancın çelişkileri ile hesaplaşma arayışından hiçbir zaman uzaklaşmadı sinema. Görünen o ki uzaklaşmaya da pek niyeti yok. Peki bu durum hangi etkenlerle açıklanabilir? Elbette konuların ilgi çekici, çoğu zaman sansasyonel düzeyde işlenmeye elverişli olması önemli bir etken. Ancak, bu etkenler tek bir amaca hizmet etmiyor mu? Dini referans alan filmler, kaçınılmaz olarak daha çok izleyici toplar, gişe başarısı elde eder. Sinemanın, özellikle Hollywood’un, dini referansları kullanarak gişede ne kadar başarı yakalayabileceğinin ilk örneği Ben Hur’du. Yahudi bir aristokrat olan Judah Ben Hur’un  öyküsünü anlatan 1959  tarihli yapım, 11 Oscar’la uzun yıllar kırılması mümkün olmayan bir rekora da imza atmıştı.

 

Mel Gibson’un Tutku: İsa’nın Çilesi ise, ABD’de 370 milyon dolar, ABD dışında 240 milyon dolar gişe hasılatı yaptı. Din referanslı filmleri izleyiciyle buluşturmak için yeterli bir miktar...

 

Yaşamı, iyi - kötü karşıtlığı içinde ele alan bir film, Constantine ise dinsel motiflerin gerilim türüne hala iyi bir ilham kaynağı olabileceğini gösteriyor. DC/Vertigo imzalı Hellblazer adlı çizgi roman serisindeki kahramanlardan biri olan Constantine’in Amerika’daki gişe geliri 73 milyon dolarda kalsa da,  yurtdışında 140 milyon dolar hasılat yaptı.

 

Luther gibi filmler, ılımlı adımlar ile Vatikan’ın sarsılmaz varlığını sorguluyor. Ralph Fiennes gibi belirgin bir popülarite kazanmış bir oyuncuyu kullanırken, filmin yapım masrafı sadece 20 milyon dolar. Bir Protestan kahramanı olarak bilinen Martin Luther’ın reformcu kişiliğinin hala modern dünyada aranılan bir özellik olduğunun bilincinde olmalı bu filme girişen yapımcılar. Düşünceleri ile dünyayı değiştirmiş bir adamı anlatmanın zorluğunu bilmelerine rağmen… Luther belki benzerleri gibi gişede olağanüstü performans göstermedi, ama yine de tatmin edici bir ilgi bulduğu tartışılmaz. ABD’de yaklaşık 6 milyon dolar, diğer ülkelerde ise 24 milyon dolar...

Din çevrelerinin sinemaya ilgisi

Elbette, kitleler üzerinde bunca etkili olan bir unsura din çevrelerinin ilgisiz kalması düşünülemezdi. Filmler, ‘inananlar’ için tasnif edildi. Hangilerini izlemeleri, hangilerinden kaçınmaları gerektiği listeler halinde sunuldu.

 

Türkiye’de bunun son örneği geçen yıl yaşandı. Diyanet İşleri, Şubat ayı başında çokça tartışılan ve meclis gündemine de giren bir film listesiyle yer aldı basında. İkinci Din Şurası nedeniyle basılan kitapta yer alan bir makalede, sakıncalı ve sakıncalı olmayan filmler listelenmişti. 

 

Listede hangi filmler yoktu ki... Makalede, Vurun Kahpeye ihanet filmi, Yılmaz Güney’in Umut ve Yol'u ise İslam’a saldıran filmler olarak nitelendiriliyordu. Üstelik Yol'un “İslam’a saldırdığı için” ödül aldığı öne sürülüyordu.

 

Adak, Züğürt Ağa, Bedrana, Fırat’ın Cinleri, Kara Çarşaflı Gelin, Yer Demir Gök Bakır ise, “...en pespaye, uyduruk, düzeysiz şablonlarla halkın inançlarını rencide eden, din adamlarını, hiçbir kutsal değer tanımayıp çıkarını ön planda tutan, zalim tiplemeler olarak sunan filmler” ifadeleriyle anlatılıyordu.

 

Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele'si ile Kemal Sunal’ın rol aldığı Kibar Feyzo, Davaro, Deli Deli Küpeli, Üç Kağıtçı adlı filmler de eleştiriden nasibini aldı.

 

Beğenilen filmler ise; Küçük Ağa, Sahibini Arayan Madalya, Haram Lokma, Minyeli Abdullah, Yalnız Değilsiniz, Sonsuza Yürümek, Zeynepler Ölmesin, Reis Bey, İskilipli Atıf Hoca, Sevdaların Ölümü, Danimarkalı Gelin, Çizme, Beşinci Boyut, Sürgün, Çile, Zehra, Oğlum Osman, Kızım Ayşe, Diriliş, Fatma Bacı, Gençlik Köprüsü, Lanet ve Güneş Ne Zaman Doğacak adlı filmlerdi.

 

Vatikan’ın ‘film avı’

 

Bu listenin oluşturulması sırasında hangi sinema yetkinliğine dayanıldığını sorgulamak mümkün elbette. Ancak, din kurumlarının benzer uygulamaları sinema izleyicilerine hiç de yabancı değil. Özellikle Vatikan’ın dini referans alan filmlere tutumu bunun en belirgin kanıtı. Çok sayıda film, Vatikan’ın eleştirilerinin hedefi oldu. Söz konusu eleştiriler neredeyse bir ‘cadı avı’ acımasızlığıyla gerçekleştirildi. Yakın zamanda bu eleştirilere göğüs germek zorunda kalan film ise, Dan Brown’un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Da Vinci Şifresi'ydi. Vatikan, neredeyse savaş açtı filme. Cenova Başpiskoposu Kardinal Bertone, “İnançlı kesim bu filmi seyretmesin. İsa’ya hakaret Tanrı’ya hakarettir” derken, Opus Dei tarikatı tarafından yapılan bir açıklamayla,  filmde adlarının geçmesi halinde yapımcı ve dağıtıcı şirketlere dava açılacağı tehdidinde bulunuldu. Dan Brown’un kitabında Opus Dei, İsa’nın soyunun bugün de devam ettiği gerçeğini örtbas etmek için, beyni yıkanmış bir müridine cinayet işletip komplo kuran tarikat olarak gösteriliyordu.

 

Da Vinci Şifresi’nin yanı sıra The Devils, Tutku: İsa’nın Çilesi, Günaha Son Çağrı, Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap, Amen ile Aman Tanrım da dini konu alan ve farklı gruplar tarafından tartışılan filmler arasında yerlerini aldı.

 

Bunun yanında Vatikan, sinemanın ideolojik gücünün izleyici üzerindeki etkisinin de daima farkındaydı. Bu sayede sinemanın yarattığı evrensel, sosyal, politik ortamdan yararlanmayı iyi bildi. Öyle ki, birçok sinema akademisyenini bir araya getirerek kendi en iyilerinin yer aldığı, Sanat, Değerler ve Din kategorilerinde 45 filmlik bir liste oluşturdu. Listenin din kategorisindeki en iyileri arasında Tarkowsky’nin Andrei Rublev’inden, Carl T. Dreyer’in The Passion of Joan of Ark’ına, William Wyler’ın Ben-Hur’undan Roland Joffé’nin The Mission’una çok sayıda film yer alıyor.

 

Dini tartışan filmler


Bazı filmler, sinemanın dinin gücüne karşı cesur bir tavır sergileyebileceğini gösterdi. Dinin dogmalarını tartışmaya açtı. Bu filmler çoğu kez din karşıtlığı ya da bağnazlıkla suçlandı. Bazı filmler ise, dine oldukça ılımlı yaklaştıkları halde tartışma konusu olmaktan kurtulamadılar. İzleyicinin ciddiyetle işlenmesine alışkın olduğu dini konular, komedi filmlerine de kaynaklık etti.

 

Şeytanlar / The Devils


Kilise düzenine belki de en şiddetli başkaldırı, İngiltere’nin anarşist ve marjinal yönetmenlerinden biri olan Ken Russell’dan geldi. Russel’ın The Devils’ı kilise karşıtı içeriği ve görüntüleri nedeniyle İngiltere’de yasaklandı. Russell’ın en iyi filmlerinde biri olarak anılan The Devils, Rönesans öncesi Fransa’sında yaşanan ve tarihe Loudon vakası olarak geçen, gerçek bir olaydan kaynağını alır. Filmde, liberal, aynı zamanda şehvet düşkünü bir papazın popülarite kazanmasıyla birlikte yaşamak zorunda kaldığı olaylar anlatılır. Bir rahibenin ön ayak olduğu, din adamına yönelik engizisyon terörü anlatılır The Devils’te. Filmde, aynı zamanda dinsel sevginin nasıl isteriye dönüştüğüne de tanıklık ederiz.

Gülün Adı / The Name of The Rose

Umberto Eco’nun aynı adlı adlı romanından Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya uyarlanan Gülün Adı, kilisenin gücünü sorgulayan filmler arasında ayrı bir yere sahip şüphesiz.

 

Gülün Adı, bir manastırda işlenen bir dizi cinayet üzerinden kilise ile insan arasındaki ilişkinin görsel bir güce sahip film içerisinde de sorgulanabileceğini göstermesi bakımından önemli.

 

Ortaçağda, İtalya’nın kuzeyindeki bir manastır, gerçekleşen vahşi bir cinayetle karışmıştır. Saygın bir rahip olan William, genç yardımcısı Adso ile birlikte araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilir. Kilisedeki rahipler, cinayetin şeytanın işi olduğuna ve kilisenin lanetlendiğine inanmaktadırlar. Cinayetlerin devamı gelince, bu inanış giderek güçlenir. William, yaptığı araştırmalar sonucunda, parşömene yazılmış gizli bir not bulur. Notta, uğruna cinayetler işlenebilecek bir kitaptan söz edilmektedir.

 

Gülün Adı, metaforik düzlemde kilise düzenine karşı çıkar. Aynı zamanda bir göstergebilimci olan Umberto Eco, sembollerle yüklü romanında, kilisenin çürümüşlüğünü, içi boşluğunu, iki yüzlü ahlak anlayışını, halkın sefaletine karşın sahip olduğu olağanüstü zenginliği gözler önüne serer.               

 

Tutku: İsa’nın Çilesi / The Passion of Christ

 

Mel Gibson’ın bağımsız şirketi Icon tarafından gerçekleştirilen, Aramca ve Latince çekilen filmin gişede böylesine başarı kazanması kuşkusuz konusuyla ilgili. İsa’nın  çarmıha gerilmeden önceki son on iki saatini konu alan yapım, Titanik’in rekorunu kıran film unvanının yanında sinema tarihinin en çok tartışılan filmlerinden biri.

 

Asıl fırtına, İsa’nın Çilesi’nin Yahudilere karşı takındığı tutum dolayısıyla koptu. Gibson, Yahudi soykırımının gerçekliğini kabul etmediğini açıklayan babasını yalanlamadığı için  tepki çekti. Gibson, filmdeki Yahudi temsili nedeniyle anti-semitizmi hortlatmakla suçlandı.

 

Günaha Son Çağrı / Last Temptation of Christ  
 

İsa konulu filmlerin en olaylılarından... Daha önceki filmlerinde de Katolik inancına ilgisini gösteren Martin Scorsese, İsa’yla ilgili bir film çekme düşünü ilk kez 1983’te hayata geçirmeye çalıştı ve Nikos Kazancakis’in aynı adlı romanını sinemaya uyarlamak için kamera arkasına geçti. Ne var ki tepkilerden korkan yapım şirketi, projeyi askıya aldı ve film, dört sene sonra çekilebildi. Ama fanatik dini gruplar, filmin çekimleri bitmeden, dolayısıyla filmi daha görmeden fırtına koparttı. Hatta aktarılanlara göre yapımcı şirket Universal’den filmin yakılmasını istediler.

 

Dini grupların bu kadar tepki duymasına yol açan ise, Günaha Son Çağrı’nın İsa’yı  sıradan bir insan gibi tasvir etmesi, mesihlik yolunda çelişki yaşayan bir figür olarak göstermesiydi.

 

Film, kilisenin hala nasıl bir toplumsal güç olduğunu yeniden anımsattı izleyicilere. Kilisenin karşı çıktığı bu fılm, başta Fransa olmak üzere birçok yerde gösterilme zorluklarıyla karşılaştı.

 

Malcolm X


 

Spike Lee’nin, siyah politik lider Malcom X üzerine yaptığı film, ABD’de olay yarattı. Spike Lee, sıradan bir Harlemli genç olan Detroit Red’in nasıl olup da ABD’nin siyah hakları liderine dönüştüğünü anlattı izleyicilere.

 

Filmin ilk bölümü, beyazlara benzemek için çaba harcayan bu sıradan gencin, bir soygun sonucu düştüğü cezaevinde gördüğü eğitimi de anlatıyor. Genç adam, burada İslam öğretisiyle tanışacak ve geçen uzun yıllarla birlikte kendi kimliğinin farkına varacaktır. Bu kimlik, ABD’nin egemen ideolojisi tarafından unutturulmaya çalışılan, Afrikalı siyah kimliğidir.

 

Genç adam, hapishaneden çıktığında ‘İslam Ulusu’ adlı birliğin lideri Eliya Muhammed’in örgütüne katılacak ve kısa zamanda eylemin en usta hatiplerinden biri olarak sivrilecektir. Malcolm X, kısa zamanda kendi örgütü içinde bile tehlikeli olarak görülmeye başlanacaktır. Düşmanları giderek çoğalan ve peşinde CIA’den fanatik Müslümanlara kadar çeşitli kişi ve örgütler dolaşan Malcolm X, yaşamını yitirecektir.

 

Spike Lee, filmini soğukkanlılıkla, gösterişsiz ve içten bir anlatımla oluşturmuş. Lee, Müslüman siyah davasına büyük sempatiyle yaklaşmakla birlikte, bu hareket içinde beliren hoşgörüsüz ve sertlik yanlısı akımı ve bu akımın, liderin öldürülmesi içindeki olası rolünü de göstermekten çekinmiyor.

 

  

Cadı Kazanı / The Crucible

Arthur Miller’in aynı adlı eserinden uyarlanan ve Nicholas Hytner tarafından yönetilen  film, 17. yüzyılın sonlarında ABD’nin Salem bölgesinde  yaşanmış gerçek bir olayı konu alıyor. Bir grup genç kız gece yarısı bir araya gelerek, kendi aralarında bir nevi oyun niteliğinde ayin yapar. Genç kızlar, bir rahibin kendilerini görmesi üzerine yalana başvurur ve yaptıklarını şeytan ayinleri olarak niteler. Bunun üzerine ‘cadılar’ için kurulan ünlü mahkemelerden biri oluşturulur. Genç kızlar törenlere kimlerin katıldığını ihbar etmeye ve bunun karşılığında ruhlarını kurtarmaya çağrılır.  

Böylece baskı dönemlerinde ortaya çıkan ihbar mekanizması işlemeye başlar ve tüm topluluk bir çılgınlığa sürüklenir. İşte tam da bu nedenle Arthur Miller’ın eseri, Mc Carthy’nin başlattığı Komünist Avı’yla bağdaştırılmıştı. 

 

Amen

 

Costa Gavras’tan çarpıcı bir politik film... Rolf Hochhuth’un Papaz Çırağı adlı yapıtından uyarlanan Amen, Vatikan’ın II. Dünya Savaşı’ndaki tutumunu eleştiriyor. Filmde, Nazilerin gerçekleştirdiği kıyımlara sessiz kalan bir Vatikan çıkıyor karşımıza. Kıyımlara sessiz kalıyor çünkü Nazilerin, Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldıracağını umuyor. Film izleyicisine, sessizliğin suç ortaklığıyla eşdeğer olduğunu gösteriyor.

 

Öncelikle Olivier Toscani’nin tasarladığı afişle olay yarattı Amen. Afişin gamalıya dönüşen haç imgesi, Vatikanlıları kızdırdı. Vatikan’ın soykırım sırasında bilinçli olarak takındığı vurdumduymaz tavrı gündeme getiren Gavras, doğal olarak din otoritelerinin tepkisini çekti.

 

Filmin sonunda ise, kaçak Nazilere kucak açan, onlara pasaport verip Arjantin’e, Brezilya’ya kaçmalarını sağlayan bir Vatikan’la karşılaşıyoruz.

 

Günahkar Rahibeler / The Magdalena Sisters 
 

Peter Mullan’ın tartışma yaratan çalışması Günahkar Rahibeler, toplum kurallarına aykırı yaşadıkları gerekçesiyle aileleri tarafından reddedilen ve Magdalena Evleri’ne gönderilen genç kadınların gerçek yaşam öyküsünden esinlenmiş.

 

1960’ların İrlanda’sında üç genç kız acımasız ve insanlık dışı bir yaşam sürdürecekleri Magdalena Evleri’ne gönderilirler. Burada ‘günahların’dan arınacaklardır. Günahları ise, sessiz kalmayan tecavüz kurbanı olmak, güzel olmak ya da bekar bir anne olmaktır.

 

Film, Katolik kilisesi tarafından ‘günahları’ nedeniyle barınma evine, tam anlamıyla hapsedilen, yılın 364 günü, karın tokluğuna çalışmak zorunda bırakılan ve umulmadık durumlarla karşılaşan üç genç kadının hikayesi üzerine kurulu.

 

Son Magdalena Evi, 1996’da kapandığında içinde yaşamakta olan 50 kadar kadın bulunmaktaydı. Bugüne kadar Katolik kilisesi ne bu kadınlardan ne de kamuoyundan yazılı yada sözlü, özür içeren açıklamada bulunmadı. Bu uzun dönem boyunca 30 bini aşkın kadın bu bakımevlerinde yaşadı ve öldü.

Jesus Christ Superstar 

 

Gişe rekortmeni müzikallerin yaratıcıları Andrew Lloyd Webber ile Tim Rice’ın, İsa’yı konu alan rock operaları önce bir albümle sınırlıydı. Müzikal sonradan Broadway’e taşındığında, dini gruplar tiyatro salonunun dışında beklenen protestolarını gerçekleştirdi. İsa’yı tarihin ilk süperstarı, İsa’nın müritlerini reggeaci ve hippilerden oluşan bir grup olarak gösteren eserde, Judas da onun yarattığı etkiden rahatsız trajik bir figür olarak yerini alıyor. İsa, popüler bir figürdür Superstar’da. Judas ise, onu bütünüyle sevmesine karşın, onun  yalnızca sıradan bir insan olduğunu düşünmektedir.

 

Müzikal, çok geçmeden, 1973’te perdeye de taşındı. Norman Jewison, Jesus Christ Superstar’ı hikayenin çağdaş çağrışımlarını da ihmal etmeden gözalıcı çöl planları eşliğinde izleyiciye sundu.

 

Brian’ın Hayatı / Life of Brian

 

Britanya’nın ünlü mizah ekibi Monty Phyton, Brian’ın Hayatı’yla, Hollywood’un gösterişli dini filmlerini tiye alıyor. Brian’ın Hayatı, İsa’yla aynı gece, komşu ahırda doğan Brian’ın yaşamını anlatıyor. Annesiyle yaşayan Brian, Roma karşıtı bir militan gruba girer ve yanlışlıkla mesih ilan edilir. Din ve dinin dogmalarını hicveden film, 1979’da gösterime girdiğinde dini liderler tarafından yasaklanmak istendi. 25. yıldönümü olan 2004’te, o sene olay yaratan Tutku:  İsa’nın Çilesi’ne alternatif olması için gösterime sokulması planlandı. Film, Monty Phyton ekibinin en akılda kalan çalışmalarından biri oldu.

 

Aman Tanrım / Bruce Almighty

 

Diğer filmlerin yol açtığı tartışmalardan farklı olarak Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde olay yaratan bir komedi filmi Aman Tanrım. Tom Shadyac’ın yönettiği filmde  Morgan Freeman tanrıyı, Jim Carrey ise Bruce Nolan adında bir televizyon muhabirini canlandırıyor. Tanrı, tüm yaşamından sürekli şikayet eden Bruce’a, bir günlüğüne güçlerini devreder.

 

Film, Mısırlı ve Malezyalı sansür kurullarının pek hoşuna gitmedi. Film, Malezya’da Diyanet İşleri Bakanı’nın katıldığı tartışmalar sonunda 18 yaş sınırı getirilerek gösterime girdi. Mısır’da ise film, tamamen yasaklandı. 

 

Cevahir KAYIM  

Son Güncelleme ( Pazartesi, 05 Mayıs 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin