Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Sanat ve Edebiyat arrow Sinemada Edebiyat
Sinemada Edebiyat
Üye Değerlendirme: / 6
Kötüİyi 
Yazar Cevahir Kayım   
Cuma, 18 Nisan 2008

 

Sinemada Edebiyat 

 

ImageSinema ve edebiyat... Birbirinden farklı iki anlatı biçimi... Sinema, ilk dönemlerinden bu yana edebiyattan yararlandı. Aralarındaki ilişki zamanla tek taraflı olmanın ötesine geçti.  Edebiyat da, sinema yapıtlarından etkilenerek yeni arayışlara girdi, kendi malzemesini, dili kutsayarak şiire yaklaştı. Sinemaya aktarılan edebiyat yapıtları gibi, sinemadan esinlenerek üretilmiş edebi metinler de ortaya kondu.

 

Sinema, edebiyatın tüm türleriyle güçlü bir ilişkisi bulunmakla birlikte, asıl bağı romanla kurdu. Roman uyarlamaları biçiminde gerçekleşti bu etkileşim. Savaş ve Barış’tan Gazap Üzümleri’ne, Germinal’den Gülün Adı’na belleklerimizde yer eden neredeyse tüm baş yapıtlar sinemaya aktarıldı.

 

Edebiyat uyarlamalarının kiminden romandaki tadı alamadık, kimi ise orijinal metni aşan üretimler oldu.

 

Sinemanın romanla benzerliği

 

Sinema, tüm edebiyat türleriyle bazı benzerlikler göstermesine karşın, asıl benzerliği romanla kurulabilir. Öncelikle, sinema ve roman kendilerine özgü birer anlatı diline sahiptir. Biri yazılı metinlerle, diğeri ise görüntüsel metinlerle dilini oluşturur.

 

Gerek sinema filmleri gerekse romanlar temelde çok ayrıntılı, uzun metinlerdir. İkisi de öyküler anlatır ve bunu çoğunlukla bir anlatıcının perspektifinden yapar. 

 

Roman, okurun imgelemini harekete geçirir. Yoruma büyük ölçüde açıktır roman. Sinema ise roman kadar yoruma açık bir metin olmamakla birlikte, onun izinden gider ve  izleyicinin imgelem gücünü hareke geçirir.

 

Bir romanda basılı olarak anlatılabilenlerin tümü, sinemada da büyük ölçüde anlatılabilir ya da görüntülenebilir unsurlardır. Bu noktada fantastik unsurlara sahip metinlerin sinemaya aktarımı sorunu ortaya çıkar. Ancak, sinemada teknik olanakların artmasıyla sorun ortadan kalkar. Artık fantastik metinler de, görsel efektler aracılığıyla kolayca aktarılabilmektedir sinema diline. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter bu türde verilebilecek en iyi örnekler.

 

Sinema ve edebiyat ayrımı

 

İki disiplin arasındaki öncelikli fark kuşkusuz dillerinden kaynağını alır. Sinema metinleri, söz dizilerinden değil, görüntü dizilerinden oluşur. Bu nedenle sinema ve edebiyat, anlatı dilleri bakımından ayrılır.

 

Film genelde, Shakespeare’in “sahnemizin kısa, iki saatlik trafiği” dediği, gerçek zaman kesitiyle sınırlanmıştır. Edebiyat eserleri ise yalnızca okuyucunun canı istediğinde biter. Film daha kısa süreli bir anlatımla sınırlı olmasına karşın, yine de doğasında edebiyatın  sahip olmadığı resimsel olanaklara sahiptir. Yazıya aktarılamayan şeyler görüntüyle verilebilir.

 

Sinema, zaman açısından romanın alanını yeniden üretemez. Örneğin ortalama bir senaryo uzunluk olarak 125 ile 150 sayfa civarındadır, ortalama bir roman ise bunun üç katıdır. Bu nedenle olayların birçok ayrıntısı kitaptan sinemaya aktarım sırasında kaybolur. Irmak romanın asıl özelliği olan uzun metin, ancak uzun televizyon dizisi tarafından yeniden üretilebilir. Diziler, uzun bir roman için gerekli uzunluk duygusunun benzerini  taşır. Bu konuda verilebilecek en önemli örnek, Savaş ve Barış’ın 1970’lerin başında BBC tarafından yirmi bölümlük dizi biçiminde uyarlanması olmuştur.

 

Sinema ve Edebiyat, anlatıcıları bakımından da ayrılır. Edebi eserler, yazarları tarafından anlatılır. Yalnızca onun bizden duymamızı ve görmemizi istediğini görür ve duyarız. Filmler de bir anlamda yaratıcılarınca anlatılır. Ancak, yönetmenin tasarladığından daha fazlasını görür ve duyarız. Yazarın tanımlamalarının tümü onun dili, önyargıları ve öznel bakış açısından süzülerek gelir. Sinemada ise bir ayrıntıyı değil de diğerini seçme özgürlüğümüz bulunur. Romanda birinci tekil şahıs anlatımı son derece yararlıdır. Bu yöntemi deneyen tek film Robert Montgomery’nin “Göldeki Kadın / Lady in the Lake”ı olmuştur. Filmde yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı izleyiciye göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı.

 

İki disiplin arasındaki bir ayrım da üretim biçimleridir. Edebiyat çoğunlukla bireysel bir yaratı ürünüdür. Sinema ise esasen kolektif bir yaratı biçimi olarak ortaya çıkar. Edebiyat yapıtı bireysel bir tüketim biçimi. Okur kitabı okumaya başladığında  yalnızca yazar ile karşı karşıyadır. Aralarında herhangi bir engel bulunmaz. Kitlesel bir tüketim süreci olan sinemada ise, çok sayıda insan aynı eseri, aynı zaman aralığında görür.

 

Popüler roman ve sinema

 

19. yüzyılda yaşamın bütünlüksel anlatıma dayanan, toplumsal ve kültürel ifadenin başlıca biçimi olan bir anlatı biçimiydi roman. Süreç içerisinde farklı bir roman türü ortaya çıktı. Günümüzde zaman zaman bir senaryo olarak da kullanılan, sinemayla yakından ilişkili popüler roman... Bu türde James Michener, Stephen King, Danielle Steele gibi isimler örnekler verdi.

 

Popüler romanlar yıllardır ticari sinema için büyük bir malzeme deposu olmuştur. Bu romanların ekonomisi günümüzde öyle bir noktadadır ki, zaman zaman popüler romanlar yalnızca sinema için bir müsveddeymiş gibi görünmektedir. Özellikle Stephen King’in sinemaya da aktarılan Yeşil Yol, Yüzyılın Fırtınası, Mezarlık Bekçisi gibi romanları bunlara örnek verilebilir.

 

Popüler roman uyarlamaları bize de uzak değil. Türkiye’de özellikle 1950’lerde yapılan filmler buna örnek oluşturur. Daha çok Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin’in romanlarından yapılan bu uyarlamalar nedeniyle, Türkiye sineması uzun yıllar etkisini sürdüren klişelere de sahip oldu. Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin’in aşırı duygusal, gerçeklikten uzak kızları, Esat Mahmut’un maceraperest, maço erkekleri Yeşilçam’a en uygun tipler olmuştu.

 

Sinemanın romana etkisi

 

Sinema, diğer disiplinlerden farklı bir olanağa sahiptir. O, gerçekliği temsil etmez, olduğu gibi yansıtır. Böylece, kendinden önceki sanat dalları mimesis (yansıtma) işlevini sinemaya devrederler. Bu sayede 20. yüzyılda, düzyazı anlatı biçimi de resim gibi, mimesis’den uzaklaşıp kendilik bilincine döner.

 

Ressamlar gibi romancılar da sinemadan kendi sanatlarını çözümleme ve kavramlaştırmayı öğrendiler. Vladimir Nabokov, Jorge Luis Borges, Alain Robbe-Grillet, Donald Barthelme ve diğer birçok yazar, roman yazımı üzerine roman yazdı, tıpkı 20. yüzyılın birçok ressamının resim yapımı üzerine resim yapması gibi. Soyutlama, insani deneyim üzerine odaklanmaktan, bu deneyim üzerine idealarla ilgilenmeye ve sonunda da ağırlıklı olarak düşünce estetiğine kaymıştır.

 

Roman başka yönlerden sinema tarafından değiştirilmiş midir? Defoe’den bu yana romanın başlıca işlevlerinden biri, resminki gibi, başka mekan ve insanlarla iletişim kurmaktı. Sir Walter Scott’un zamanında bu gezi hizmeti zirvesine ulaşmıştı. Önce fotoğrafın sonra da hareketli görüntünün (sinema) bu işlevi yerine getirmesinden sonra, romanın betimleyici ve panoramik öğesi geriledi. Daha da önemlisi romancılar öykülerini sinemada yaygın olan küçük birimler içinde anlatmayı öğrenmişlerdir. Çağdaş oyun yazarları gibi onlar da sıklıkla uzun sahnelerden çok kısa sahneleri düşünüyorlar.

 

Romanın sinemaya aktarılmasındaki zorluklar

 

Yazarın ortaya koydukları ile, sinemanın kendi diliyle ortaya koydukları birbirinden farklıdır. Yazar, bir sahnenin bütün ayrıntılarını tam olarak göstermekten ne kadar aciz ise, sinema da sahneyi olduğu gibi göstermesine karşın, yazarın dikkat çektiği ayrıntılar ve olgular üzerine odaklanmak konusunda o kadar acizdir.

 

Sinemacıların, edebiyat metnini edebi üsluptan arınmış bir senaryo olarak algılamaları, özellikle üslupçu yazarların eserleri açısından önemli bir sorun oluşturur. Sinemaya aktarılırken yazarın üslubu kaçınılmaz biçimde yok olacaktır.

 

Bu nedenle Stanley Kubrick, “Filme çekilecek kusursuz roman, bence edim romanı  değil, tam tersine, genellikle karakterlerinin iç dünyalarına yönelen romandır.” Belki de bu nedenle karakterlerinin iç dünyasını yansıtan Gazap Üzümleri, Venedik’te Ölüm, Şato gibi uyarlamalar daha başarılı sayılmaktadır.

 

Sinema popüler kültüre en açık türlerden biri olduğundan, ilginin daha çok tarihi, polisiye, macera türü romanlara yönelmesi doğaldır. Bu nedenle, belirgin bir üsluba sahip yazarın eseri sinemaya aktarılırken daima popüler kültür nesnesi olma tehlikesiyle de karşı karşıyadır. Buna karşın sinema, Proust, Woolf, Joyce, Kafka, Faulkner gibi belirgin üsluba sahip, modernist yazarların eserlerinden kaçınmamıştır.

 

Uyarlama biçimleri

 

Sinema tarihinin farklı dönemlerinde çok sayıda edebiyat uyarlaması yapılmıştır. Bazıları televizyon dizisi olmak üzere, dünya edebiyatında adı geçen önemli romanların tümü sinemaya aktarılmıştır. Hatta bazıları farklı bakış açılarıyla, birkaç kez çekilmiştir.

 

Edebiyat uyarlamaları genel olarak üç türde gerçekleşir. Bunların ilki romandan farklı bir seyir izleyen sinema örneklerini kapsar. Bu tür uyarlamada sanatçı, genel bir başarı elde etmiş olan bir sanat ürününün, genellikle bir metnin biçimini, malzemesini ya da fikrini adeta ödünç alır ve kendi yaratacağı yapıt için kullanır. Ödünç alma yönteminin ilk izlerine, İncil metinlerinden hareketle tablolar yapmış olan Ortaçağ ressamlarında yapıtlarında rastlarız. Sinema ile edebiyat ilişkisinde ise bu türün en tipik örnekleri, Shakespeare metinlerinden ya da bazı destanlardan hareketle yapılan filmlerdir. İzleyici, bildiği, tanıdığı özneyi yeni bir yorumla yeniden izleyecektir. Bu tür uyarlamalar yönetmene serbest hareket etme olanağı tanıyan uyarlamalardır.

 

İkinci tür uyarlamalar romanın aslına sadık kalan sinema örnekleridir. Ödünç alma yönetiminin zıddı bir tavır benimsemiştir burada. Kaynak alınan metne sadakat önem taşır. Sinemanın yaratıcısı metni yaratan kişinin ruhuna bürünür adeta, onun yerine geçer ve sinema diliyle onun edebiyatta yaptığını yapmayı hedefler. Romanın aslına dokunmadan ve romanın dilinden uzaklaşmadan oluşturulmuştur bu sinema örnekleri. Romanı okumuş ve beğenmiş kişi açısından görselliğin kattığı farklı bir anlama denk düşmeyen kuru bir anlatım içermesiyle eleştiri alır genellikle. Bondarcuk’un, Tolstoy’un Savaş ve Barış romanından yaptığı uyarlamayı bu tarza örnek verebiliriz.

 

Üçüncü tarzda ise bir “dönüştürme” söz konusudur. Burada edebi metnin iskeleti olduğu gibi korunabilir. Ancak, sinemadaki yaratıcılar bu iskeletten kendi amaçladıkları yepyeni, bambaşka bir sanat yapıtı ortaya çıkaracaklardır. Bu aktarma biçiminde romanın sinema diliyle yeniden yazılması söz konusudur. Bu tür, bir romandan yola çıkılarak oluşturulmuş kendine özgü sinema örneklerini barındırır içinde. Karakter, Piyano gibi örnekler bu bağlamda anılabilir filmler.

 

Yazından sinemaya

 

Kimi yazarların sinemayla ilişkisi, edilgin aktarılmanın ötesine taştı. Bu konudaki en doğal yakınlık senaryo yazımıyla ortaya çıkar. Daha önce romanlarıyla tanınan Marguerite Duras ve Nain Robbe-Grillet ilkin Nain Resnais’ye senaryo yazarak başlarlar sinemaya, ardından kameranın arkasına geçerler. Susan Sontag’da yönetmenlik koltuğuna oturan edebiyatçılardan. Üstelik, Kluge, Duras, Robbe-Grillet, Pasolini, Vilgot, Sjöman gibi isimler sinemayla ilgilenince daha az yazmaya başlarlar.

 

Türkiye’de ise Nazım Hikmet, bu konuda öncü adlardan biri. 1930’lu yıllarda başladığı senaryo yazımını sonraki yıllarda iş olarak da sürdürecektir.

 

Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Tarık Dursun K, Vedat Türkali, Onat Kutlar, Selim İleri gibi yazarlar da jeneriklerde gördüğümüz isimlerden.

 

Füruzan gibi ilkin romanından bütün ayrıntıları içeren bir senaryo hazırlayıp, sonra da kamera arkasına geçen ve filmi kendisi yöneten yazarlarımız da çıktı. Mehmet Eroğlu, Işıl Özgentürk, İnci Aral, Ümit Kıvanç, Feride Çiçekoğlu, Metin Kaçan gibi genç kuşak yazarlar da sinemayla ilgilendiler.

 

Attila İlhan ise bu alanda bir ekol oldu. Daha 1959’da, şiirinin izlerini yansıtan Yalnızlar Rıhtımı’nın senaryosunda kendi üslubunu ortaya koyuyordu.

 

Eserleri uyarlanan yazarlar

 

Eserleri sinemaya en çok uyarlanan yazar Shakespeare’dir kuşkusuz. Romeo ve Juliet başta olmak üzere, eserleri 300 kadar filme konu oldu.

 

Tolstoy, Dostoyevski, Gorki, E.Hewinghway, Turgenyev, Wirginia Woolf, G. Garcia Marquez, J. Steinbeck, Goethe, J. London, Kafka ise klasikleşmiş eserlerin yazarlarından akla ilk gelen isimler.

 

Türkiye’de ise uyarlama denince akla ilk gelen isim Yaşar Kemal ve İnce Memed’i olur. Peter Ustinov’un sinemaya aktardığı İnce Memed beklenen oldukça farklıydı. Örneğin Peter Ustinov’un oynadığı Apti Ağa karakteri, acımasız bir kişiden muzip bir kişiliğe büründürülmüştü. Romanın ilk uyarlanması değildi bu. Örneğin, Yılmaz Güney’in “İnce Memed on dokuz kere filme çekildi, on yedisinde ben oynadım” dediği aktarılır.

 

Bazı uyarlamalar yazar ile yönetmen arasında tartışmalara neden olur. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü adlı eserini sinemaya aktaran Tunç Başaran’la mahkemeye uzanan tartışmaları gibi...

 

Eserleri sinemaya uyarlanmış yazar sayısı hayli kabarık. Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Reşat Nuri, Refik Halit, Yakup Kadri, Halide Edip, Necati Cumalı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Suat Derviş, Necati Cumalı, Kemal Bilbaşar, Fakir Baykurt, Tarık Dursun K, Yusuf Atılgan, Kerim Korcan, Bekir Yıldız, Osman Şahin, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Vasıf Öngören, Ferit Edgü, Muzaffer İzgü, Selim İleri bu listenin küçük bir bölümünü oluşturuyor.

 

Ünlü edebiyat uyarlamaları

 

Germinal / Claude Berri (Emile Zola’nın eserinden)

İkinci imparatorluk döneminde, Kuzey Fransa’daki maden ocaklarında çalışan kömür madeni işçileri, zor koşullarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Çalıştığı fabrikadan kovulan Parisli işçi Etienne Lantier, Montsou kömür madenine gelir ve kendisine bir iş arar. Lantier, daha sonra henüz ölmüş bir işçinin yerine işe alınır ve madendeki on üç aylık macerası başlar. Lantier, burada Maheu ailesiyle tanışır ve onlarla birlikte hareket eder. Maden ocağının sahiplerinin ekonomik durumun kötüleştiğini ileri sürerek işçi ücretlerinin indirileceğini açıklamaları üzerine Etienne Lantier’nin önderliğinde işçiler greve gider.

 

Yönetmen Claude Berri, Zola’nın romanına oldukça sadık kalarak gerçekleştirmiş filmini. Geniş bir kadroyla ve üç ülkenin ortaklığıyla, Fransa, İtalya, Belçika, gerçekleşen bu uyarlama, sinema tarihinin başarılı politik nitelikli film örneklerinden olmuştur.

 

Gazap Üzümleri  / Grapes of Wrath, John Ford  (John Steinbeck’in eserinden)

Amerika’da Büyük Buhran’ın yaşandığı 1930’lu yıllara götürür bizi film. Banka kredilerini ödeyemedikleri için topraklarından atılan çok sayıda aile vardır. Joad’larsa bunlardan biridir yalnızca. Diğer çiftçiler gibi Joad’lar da iş bulma umuduyla California’ya göç ederler. Göç yolculuğu ve ardından ulaştıkları yeni ama yabancı topraklarda, binlerce insanın yaşadığı acıya tanık oluruz. Bir yandan açlık yaşanırken diğer yandan olağanüstü bir zenginlik göze çarpar.

 

Amerika'nın artık kaybolan vicdanını temsil eden John Steinbeck’in kaleme aldığı bu ölümsüz romanın uyarlaması sinema tarihin en iyi uyarlamalarından kabul edilir.

 

Şato / Das Schloss, Michael Haneke (Franz Kafka’nın eserinden)

Film, K.’nın karlı bir kış günü küçük bir köye gelişi ile başlar. Ama köye vardığında, kimsenin onu beklemediğini fark eder. K.’, kendisine verilen görevi yerine getirmek üzere Şato’ya girmeye uğraşır. Ancak, Şato’ya girme çabaları da, köye yerleşme çabaları kadar başarısız olur. K. ne kadar çabalarsa, hedeflerinden o kadar uzaklaşır. Şato'nun aşılamaz, boğucu bürokrasisi onun durumunun açığa çıkmasını engeller.

 

K., ilk gün nasıl neyse, hala odur. Kendisine ancak tahammül edilen bir yabancı… Haneke’nin, Kafka’nın bitmemiş, ünlü  romanından uyarladığı bu film, alışılmamış ölçüde aslına sadık ve son derece başarılı bir uyarlama. Dünyaya absürd, karamsar ama yine de son derece gerçekçi bakışıyla Kafka, bir bakıma Haneke’nin ruh arkadaşı sayılabilir.

 

Gülün Adı / J. Jacques Annaud (Umberto Eco’nun eserinden)

1327’de İtalya’daki bir manastırda geçen bir cinayet soruşturması anlatılır filmde. Gülün Adı, hem ortaçağ Hıristiyan dünyasını irdeleyen tarihsel bir film, hem de bir polisiye öykü. Başrolünü Sean Connery’nin oynadığı film, çok geniş bir okur kitlesini romana yöneltmişti.

 

14. yüzyıl Avrupa’sının dinsel entrikalarının ortasında, gizemli bir öyküyü aktarır bize yönetmen. Halkın sefaletine karşın kilisenin olağanüstü zenginliği ve içten içe çürümüşlüğü  oldukça iyi verilir. Ancak, romanda ayrıntılarıyla işlenen din ve bilim çatışması söz konusu olduğunda aynı başarı gösterilmez. Oldukça yüzeysel geçilir bu çatışma. Elbette o denli ayrıntıya sahip bir romanın iki saatlik bir filme sığdırılmasını beklemek olanaklı değil.

 

Deniz Feneri / The Lighthouse, Colin Gregg (Virginia Woolf’un eserinden)Mrs. Ramsay ve çocuklarının en büyük isteği deniz fenerine gitmektir. Ancak Mr. Ramsay gidişleri hep erteler. Aradan on yıl geçtiğinde ise her şey değişmiştir. Deniz fenerine gittiklerinde fener artık, onu görmeyi en çok isteyen James için bile, bir şey ifade etmez.

 

Wirginia Woolf, Deniz Feneri’nde, ada atmosferini çok iyi canlandırır. Filmde de hemen hemen aynı başarı gözlenir. Çocukların, babaları Mr. Ramsay’e olan öfkeleri fılmde belirginleşme olanağı buluyordu. Ancak, yazarın Mr. Ramsay’e ve sinikliğinden dolayı da Mrs. Ramsay’e olan öfkesi silinip gitmişti. Romanın dokusunu oluşturan içe bakış, iç monolog, üslup gibi unsurlar zaten belirginleşememişti. Bu yanıyla film, özgün senaryodan üretilmiş sinema örneği izlenimi verir.

 

Decameron / Paolo Passolini (Giovanni Boccaccio’nun eserinden)

Birbiriyle bağlantısız hikayelerin bütününden oluşur film. Bir araya gelen bir grup genç, birbirlerine öyküler anlatır. Film, trajediden güldürüye, yergiden hicve bir çok unsuru ustaca içinde barındırır. Decameron, Ortaçağ’da yazılmış yüz öykünün bir araya gelmesiyle oluşmuş bir romandır. Romanda çok sayıda öykü yer aldığı için yönetmen, beğendiği bölümleri alarak filmi oluşturma yoluna gider.

 

Kilise ve onun kutsallığıyla ilgili bölümler, cinsel içeriğinin yanı sıra, taşlama niteliği de taşır. Dönemin ahlak anlayışı, kilise ve kiliseyi oluşturan unsurlar alaycı bir dille yerilir. Böylece politik bir nitelik kazanır film.  Passolini sinema anlayışının kalbini oluşturan şiirselliğini burada da sürdürür. Dini ve siyasi tabulara, şiirsel anlatım biçimiyle meydan okur Passolini. Öyküler her ne kadar Ortaçağ’da geçse de, aslında büyük ölçüde günümüz insanını da yansıttığı söylenebilir.

 

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok / Levis Millerstone (Eric M.Remarque’ın eserinden)

Sinema tarihinin en görkemli yapıtlarından biri olan ‘‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, Birinci Dünya Savaşı’nda orduya katılan bir grup liseli gencin hazin öyküsünü anlatır. Lise sıralarından kalkıp birbirlerine kurşun sıkmaya gelen bu gençlerin gerçekte savaşla ilgisi yoktur. Sadece birileri çıkıp onlara vatan sevgisinden ve savaşmaları gerektiğinden bahsetmiştir o kadar.

 

Cephede ise savaşın gerçekliğiyle karşılaşırlar. Hayatta kalmak tamamen tesadüfe bağlıdır. Bir sonraki mermi her an size isabet edebilir. Sağınızda solunuzda bombalar patlar. İnsanlar ölür. Birileri çıldırma noktasına gelir. Ölmemek için öldürürsünüz.

 

Daha yolun başındaki bu insanlar için lise anıları, orada okudukları tarih kitaplarındaki öyküler kadar uzak; gelecekleri ise, ütopyalar kadar ulaşılmazdır.

 

Otomatik Portakal / A Clockwork Orange, Stanley Kubrick (Antony Burgess’in eserinden)

Britanya’da, ahlaki değerlerin birbirine karıştığı toplumsal ortamda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladığı şiddetle başlar film. Çetenin lideri konumundaki Alex, aralarında çıkan anlaşmazlık sonucu arkadaşları tarafından ihbar edilir. Ardından beyni yıkanan ve ‘topluma kazandırılan’ Alex, uyguladığı şiddetin benzerini, hatta daha fazlasını kendi yaşayacaktır.

 

Otomatik Portakal, liberal sistemdeki suçlu ve kurban diyalektiği üzerine inşa edilmiş, ince bir hicivle örülmüş bir film. Bizlere çarpıcı bir şiddet senfonisi sunan usta yönetmen, eleştiri oklarını liberal düzene yöneltir.

 

Kubrick’in filminde, oldukça sert bir dille karşılaşırız. Roman ise, başından sonuna dek şiddeti konu alsa da, üslubunun daha yumuşak, hatta Alex’e şiddet uygulanan bölümlerde naifleştiği bile söylenebilir.

 

Piyanist / Piyanist, Michael Haneke (Elfriede Jelinek’in eserinden)

Bir piyano öğretmeni, onun annesi ve aşığı genç bir öğrenci arasında geçen olayları, acısını ve öfkesini bedenine yönelten bir kadının umutsuzluk öyküsünü anlatır Piyanist. Film gösterimde olduğu dönemde, karamsar ve şiddet dolu olduğu biçiminde yorumlanmıştı. Ancak, romanla kıyaslandığında üslubunun daha yumuşak olduğunu söylemek mümkün. Özellikle kahramanın kendisine uyguladığı cinsel şiddetin ayrıntıları ve dozu azaltılarak verilmişti filmde. Yine Haneke, filminde kahramana ve annesine görece daha insancıl roller biçmişti. Yönetmenin oluşturduğu atmosfer kuşkusuz romanınkinden daha etkileyici. Uyarlamalar roman okurunu hayal kırıklığına uğratır genelde. Ancak Piyanist, tersine bir etki bırakıyor okurda.

 

Postacı / İl Postino, M. Radford (Antonio Skarmeta’nın eserinden)

1950’lerin İtalya’sında küçük bir ada... Dünyaca ünlü Şilili komünist şair Pablo Neruda, siyasi nedenlerle ülkesi dışında yaşamak zorunda kaldığı dönemde, bir süre burada yaşamını sürdürür. Mektuplarını taşımakla görevli postacı Mario,  Neruda’yla kısa zamanda dostluk kurar. Mario, usta şairin verdiği tüyolarla, aşık olduğu Beatrice’nin kalbini kazanır. Neruda’yla Antonio arasındaki iletişim, Neruda’nın şiirlerinden örneklerle verilir. Mario’nun “Şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir” sözü ise filmin özünü   belirtir niteliktedir.

 

Antonio Skarmeta’nın Ateşli Sabır adlı kısa romanından uyarlandı Postacı. Roman, aynı zamanda yazarın kendisi tarafından da, orijinal adıyla filme aktarılmıştı.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 05 Mayıs 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin