Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Sanat ve Edebiyat arrow Sinemanın Mitleri
Sinemanın Mitleri
Üye Değerlendirme: / 3
Kötüİyi 
Yazar Cevahir Kayım   
Cuma, 18 Nisan 2008

Sinemanın Mitleri

 

İnsanlık tarihi boyunca düşünce edimine, geleneksel yanını koruyan ya da zaman içinde modern görünümler alan bazı mitler aracılık etmiştir. Günümüz insanı için mit kavramı öyle önemli ki, değişmezci yapısı nedeniyle mitlerin, düşünce alanının en zayıf noktasını oluşturduğunu söylemek mümkün.

 

Peki yaşamımızda bu denli yeri olan mit kavramı neyi ifade eder? Kavram, günlük yaşamımızdaki kullanımıyla, yanlış kanaatlere gönderme yapar. Toplumun sahip olduğu yanlış inanışları ifade eder ve inanmayanın sözcüğü kullanım biçimidir. Ancak, mit kavramı  yalnızca yanlış kanaatleri içinde barındırmaz. Bu noktada göstergebilimin kuramcılarından Roland Barthes’ın mit tanımına bakmak gerekir.

 

Barthes miti, bir inanan olarak özgün anlamıyla kullanır. Ona göre, “Mit, bir kültürün, gerçekliğin ya da doğanın bazı görünümlerini açıklamasını ya da anlamasını sağlayan bir öyküdür.” Bu bağlamda, yanlış inanışların yanı sıra doğruyu yansıtanlar da mit kavramı içinde yer alır. Barthes’a göre bir mit, bir şey üzerinde düşünme, onu kavramlaştırma ya da anlamanın kültürel yoludur. Miti, birbirileriyle ilişkili kavramlar zinciri olarak düşünür Barthes. Bu nedenle çağrışımlar ve yananlamlarla yüklüdür mit. Ve içerdiği anlamlar daima sosyo-politiktir.

 

İnsanlık tarihi kadar eski bir kavram olsa gerek mit. İnsanlığın ilk mitleri tahmin edileceği gibi, yaşam ve ölüme dair olanlardır. Tarihsel süreçle birlikte insan ve tanrılar, iyi ve kötü hakkında sayısız mit oluşturur insanlık. Bizim sofistike mitlerimiz ise erillik ve dişillik, aile, başarı, ırklar ve bilim hakkındadır.

 

Sinema ve mit

 

Bugün sinema, ya çok güçlü teknik olanaklarla çekilmiş ya da şiddet, korku, seks gibi ilkel benliğimizden kaynağını alan unsurları sömüren filmlerin etkisi altında. Belki de bu yanıyla sinema, gündelik yaşamımızı etkileyen en önemli alanlardan. Peki, insanlığın böylesine ilgi duyduğu bir alan, politik ve ideolojik koşullandırmalar için kullanabilir mi? Aslında, sinemanın yaptığı tam olarak bu. Kuşkusuz burada, dolaysız, somut bir kullanım değil, çok yönlü ve farkedilmesi güç bir kullanım söz konusu.

 

Peki nasıl gerçekleşiyor bu kullanım? Sinemanın bunu gerçekleştirebilmesi için gerekli araç zaten hazırdı: Mitler… Var olan mitleri yeniden üreten ve bunlara yenilerini de ekleyen sinema, neredeyse politik bir çıkar aracı konumuna indirgendi. Toplumun cinsiyet, ırk, sınıf ve politik kimlik söylemleri sorgulanmak yerine, daha da geliştirilerek statükocu bir toplum, hatta dünya, yaratmaya girişildi.

 

Yaşama birtakım mitler aracılığıyla bakan sinemanın izleyici kitlesine daha rahat ulaşabilmenin ve onun gözünde popülerlik kazanmanın da en kolay yolunu keşfetmişti. Sinemanın ortaya çıkışı itibariyle ilk hedef kitlesini ise daha çok emekçiler ve lümpen kesim oluşturuyordu. Sinemanın bu ilk izleyicilerine ulaşma biçimi, aslında en kolay ve en zahmetsiz olduğu kadar, en tutucu yoldu da. Çünkü, mitler ve mitlerle düşünmek, değişmezci olmanın bir parçasıydı. Bu nedenle mitlerin bu değişmez, kımıldamaz yanı sayesinde bir bakıma, tarihin muhafaza edilmesi de sağlanıyordu.

 

Temsil görenekleri aracılığıyla sunulur mitler ve içerdikleri ideolojiler. Sinema ve kullandığı temsil görenekleri, egemen kurumları ve geleneksel mitleri  meşrulaştırmak ve ideoloji aşılamak yönünde bir işleve sahip. Sinemanın kullandığı mitlerin büyük bölümü, evrensel ve tarihsel kökenleri olan, kapitalizm öncesi de varolan mitlerdi. Elbette kapitalizm, bunlara kendi modern mitlerini  eklemekte gecikmedi.

 

Kapitalizmin ortaya koyduğu ve büyük ölçüde sinema aracılığıyla geliştirdiği en önemli mit, bireycilik olsa gerek. Günümüz insanının bencil dünyası, westernlerden polisiyelere, bilim kurgu yapımlardan casusluk filmlerine, daima yüceltilir. Tüketim toplumuna özgü değerler ve tutumlar öne çıkarılır. Bu değerler, tüketim toplumunun gerekleri yönünde gelişen ve lüks yaşama gönderme yapan, mülkiyet edinme isteğini odağına alan mitler biçiminde kendini gösterir. Rekabet, ‘en iyi’nin ayakta kalması, erkeklerin ayrıcalıklı kılınması, kadınların aşırı duygusal, irrasyonel ve değer yoksunu olduklarına atıfta bulunan rollerde konumlandırılması, toplumsal iktidarın eşitsizce pay edilmesi, nihayet ırkçılık sinemada çokça kullanılan diğer mitlerden yalnızca birkaçı.

 

Mitler kime hizmet eder?

 

Barthes, mitlerin ana işlevinin tarihi doğallaştırmak olduğunu söyler. Bu işlev mitlerin aslında belirli bir tarihsel dönemde egemen olmayı başarmış toplumsal sınıfın ürünü oldukları gerçeğine işaret eder. Mitlerin yaydıkları anlamlar, bu tarihi beraberlerinde taşır. Bir başka  göstergebilimci, John Fiske, aslında birer kültür ürünü olan mitlerin işleyebilmek için yaydıkları anlamların tarihsel ya da toplumsal değil, doğal olduğunu vurgulamaları gereğine değinir. Mitler kendi kökenlerini ve dolayısıyla siyasal ve toplumsal boyutlarını gizemleştirirler ya da gizlerler. Tam da bu nedenle sinemada kullanılan mitler doğal olarak varmış duygusu uyandırır. Bu nedenle siyah ırk doğal olarak suça eğilimlidir, kadınlar doğal olarak eştir, mekanları doğal olarak evdir.

 

Mitlerin egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmek yönünde de bir işlevi  olduğunu ortaya koyar Barthes. Örneğin, ırkçı mitler beyazların çıkarlarına oldukça iyi hizmet etmektedir. Çünkü, bu mitler sayesinde beyazlar, siyah toplumda oluşan öfke ve başkaldırının nedeninin, siyahların doğasından çok onların tarihi ve toplumsal konumları olduğu teşhisine yanaşmayacaklardır. Mitler böylece, egemen sınıfların isteği doğrultusunda, sorunu ve çözümü toplumun beyaz kesimi yerine siyah kesimine yerleştirmektedir. Bu yönde yapılacak bir çözümlemeyle sözkonusu mitlerin ‘büyüsünü’ bozmak, toplumsal ve siyasal bir edim olarak karşımıza çıkar.

 

Tüm görsel işitsel aygıtlarca yayılan kültür, Althusser gibi kuramcılara göre devletlerin tipik ideolojik aygıtlarından yalnızca biri. Ve aynı zamanda en önemlisi... Kitleleri yönlendirmek için en güçlü silah olan görsel işitsel alan, onu mülkiyetinde bulunduran sınıflarca birçok olumlu işlevine karşın yalnızca çıkarlar için kullanılıyor. Özellikle propaganda, zevk ve eğlence aracı olarak... Kitle iletişim araçlarının kullanımı tüm dünyada yaygınlaştıkça tek yönlü gelişen kültürlenme süreci de aynı hızla birçok toplum üzerinde etkili olmaya devam ediyor.

 

Hollywood ve Amerika'nın ulusal mitleri

 

Dünya ekonomisinin yarısından çoğunda söz sahibi olduğu gibi, dünya film pazarının da önemli bölümünü ABD elinde tutmaktadır. ABD film pazarını temsil eden Hollywood ise, yekpare bir ideolojik yapıya sahip olmamakla birlikte, genel olarak filmleriyle ideoloji aşılar. Temsil görenekleri aracılığıyla mitlerin değişmez bir dünyanın doğal ve apaçık göstergeleri olarak algılanması sağlanır. Bu görenekler se­yirciyi belli bir toplumsal düzenin temel varsayımlarını benimse­meye ve bunların içerdiği akıldışılık ve adaletsizlikleri gözardı et­meye yönlendirir. Aynı zamanda, toplumsal ve siyasal düzenin iyi ve ahlaklı görünmesini sağlar. Böylece  sömürü ve tahakküme dayalı bir sisteme gönüllü katılımın koşulları hazırlanır.

 

“Sinema kitlesel eğlencenin bütün biçimleri gibi, eğlendirdiği kadar efsane yaratıcı da olmuştur. Hollywood, ABD’nin ulusal mitlerinin ve kendilerine dair duygularının biçimlenmesine ve çoğunlukla abartılmasına çok fazla yardım etti. Bunun diğer ülkelerde de büyük bir etkisi oldu. Örneğin yakın geçmiş denebilecek 1976’da Batı Alman gişe hasılatının yüzde 40’ı Amerikan filmlerine aittir. 1992’de bu oran iki katından fazlasına, yüzde 83’e ulaştı. Amerikan filmleri Fransa pazarının sürekli olarak yüzde 50 ile yüzde 60’ını oluşturur. Amerikan sineması İngiltere, İtalya ve Fransa’da egemendir ve bu ülkelerin hepsi başlıca film üreticisi ülkelerdir.”[1]

 

Felaket, korku, bilim-kurgu ve fantastik filmler, Amerikan ulusal mitlerinin oluşturulması ve yayılmasında etkin rol oynar. Bu bağlamda, Rambo ve Indiana Jones  Amerikan sinemasının yarattığı ve süper insan özelliğine sahip, ulusal kahramanlara verilebilecek en önemli iki örnek. Oluşturulan, kuşkusuz ataerkil, süper insan imgesiyle bireycilik de zaferini ilan ediyordu. 

 

Felaket fimleri döngüsü ise 1970’te başlar. 1976’ya gelindiğinde ise en yüksek hasılatı getiren ilk yirmi filmin dördü felaket filmleridir. “Havaalanı (Airport)”, Yangın Kulesi (The Towering Inferno)”, “Poseidon Macerası (Poseidon Adventure)” ve “Deprem (Earthquake)  gibi felaket filmleri aracılığıyla,  ataerkil, kapitalist, teknolojik bir düzenin oluşturduu bir felaket öncesi norm tanımlar. Felaket ise, bu düzenin parçalanışına denk düşer. Böylece, Amerikan kültüründe muhafazakar ve gelenekçi idealler tarafından giderek daha çok üzerinde durulan güvensizlik ve cemaat kavramı ile toplumsal güven arzularına işaret edilir.

 

“Kurtuluş Günü” adlı fantastik film ise bugün etkisini arttırarak sürdüren bir mite, yabancıların kötülüğüne gönderme yapar. Filmde yabancılar, müslüman ya da beyazlar dışındaki ırklarca  değil, uzaylılar tarafından temsil edilir. “Kurtuluş Günü (Independence Day)”, ABD’ye saldıran uzaylıları konu edinir. Filmin ilgi çekici yanlarından birini, ABD’nin açık biçimde dünyanın merkezi olarak yansıtılması teşkil eder. Coğrafi açıdan dünyanın merkezi olarak yansıtılmasının yanısıra, ABD’nin Kurtuluş Günü olarak kutladığı 4 Temmuz günü de önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar. Filme göre bu tarih, artık sadece Amerika’nın değil, tüm insanlığın kurtuluş günü olacaktır.

 

Mitlerin değişken yapısı

 

Barthes’ın mitlerle ilgili olarak vurguladığı bir diğer boyut da mitlerin dinamizmidir. Daha önce de belirtildiği gibi, mitler değişir, hatta bazıları bir parçası oldukları kültürün değişen gereksinimlerine ve değerlerine uyum sağlayabilmek için çok hızlı biçim değişebilirler. Mitlerin değişebilirliğine sinemadaki en etkili örnekler sanırım kadınlara ilişkin olanlardır.

 

Erillik ve dişillik kavramlarının içeriği toplumsal erkin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla geliştirilmişlerdir. 19. Yüzyıl sanayileşmesinin yarattığı kentleşmeyle birlikte mitler yeniden üretilmiş ve ekonomik sistemin avantajlı hale getirdiği sınıfın, orta sınıf erkeğinin, çıkarlarına hizmet etmiştir. Bu dönem, dişilliğin bakıp büyütme, evcillik, duyarlılık, korunma gereksinimi gibi anlamlar kazanmasına ve erilliğe güçlü olma, hakkını arama, bağımsızlık ve kamusallık gibi anlamların verilmesine olanak sağlamıştır. Erkeklerin toplumumuzdaki  kamusal konumları orantısız bir biçimde işgal etmeleri doğal görülür. Ancak, bu aslında doğal değil  tarihsel bir süreçtir.

 

Kadınların toplumdaki rolünün ve aile yapısının değişmesi, bu mitlerin egemen  konumlarının ve dolayısıyla doğal görünmelerini sağlayan statülerinin bir meydan okumayla karşı karşıya olduklarını göstermektedir. Bu yüzden reklamcılar ve medya üreticileri, meslek sahibi kadın, yalnız yaşayan anne ve ‘yeni’ duyarlı erkeklere uyum sağlamak için geliştirilmesi gereken yeni toplumsal cinsiyet mitlerini kullanmaya başlamak zorunda kaldılar. Bu mitler elbette eski mitleri tümüyle reddetmezler, ama kavramlar zincirinden bazı halkaları atarlar ve yerine yenilerini koyarlar: mitlerdeki değişim devrimsel değil evrimseldir.

 

Bu noktada sinemada kadınlara ilişkin mitlere değinmek gerek. Toplumsal, politik değişimle birlikte, sinemada kadına dair mitlerin de önemli ölçüde değiştiği gözlenir. Özellikle Amerikan sinemasında, her dönemin ‘star’ imgesine bakarak bu değişimi görmek mümkün.

 

Sinemada kadına dair mitler

 

Sinemada kadına dair mitler karmaşık bir yapı oluşturur. 1920’li yılların filmlerinde bağımsız kadın imgesinin yaygın biçimde ele alındığı görülür. 1930’lu ve 40’lı yılların filmlerinde ise kadın imgesi genelde neredeyse erkeklerinkiyle eşit konumlandırılır. Katharine Hepburn, Bette Davis, Myrna Loy, Barbara Stanwyck ve Joan Crawford gibi oyuncular, rasyonel, bağımsız, duyarlı ve eşitlikçi cinsellik imgelerini yansıttılar.

 

Bütün bu eşitlikçi imgeler, 1950’li yılların başına dek sürdü. Artık savaş sona ermişti. Dolayısıyla 1940’larda savaş nedeniyle üretime katılan kadınlara artık ihtiyaç yoktu. Ve kadınların tekrar evlerine dönmeleri gerektiği düşüncesi egemen olmaya başlamıştı. Bu nedenle sinemada kadın temsilleri de farklılaştı. Sinemanın bu dönemde tercih ettiği imge,  Doris Day’in toplumun egemen kadın imgesi olarak sunduğu kadın tipiydi.

 

1970’li yılların feminist yaklaşımı nedeniyle övülmüş ilk filmlerinden biri, Martin Scosese’nin “Alice Artık Burada Oturmuyor (Alice Doesn’t Live Here Anymore)”uydu. Ama bu film aile yaşamının konforundan mahrum kaldığında ayakta kalamayan ve sonunda mutlu bir biçimde bir kez daha eş olma rolüne teslim olan bir kadın portresi sunuyordu. Ancak, iddia edildiği gibi, bir kadına başrolü verdiği için herhangi bir filmin feminist olarak değerlendirilmesi mümkün değil.

 

1980’lerde kadın temsilleri perdede çokça yer almasına karşın, gerçek anlamda bir politik etkisi olmadı. Bu yılların iki kadın filmi akılda kalıcı olur; “Dokuzdan Beşe (Nine to Five)” ile “Thelma ve Louise (Thelma & Louise)”... Ancak bu filmler, dönemleri açısından ilerici olmalarına karşın dönemin kadın mitleri üzerine bize çok şey anlatmazlar. “Thelma ve Louise” ile “Dokuzdan Beşe”, geleneksel kadın mitlerinden kaynağını alan  yerleşik davranış biçimlerine karşı çıkmaksızın, yeni yeni kendini kabul ettiren, özgür kadın karakterini överler.

 

“Aşk ve Sigara (Romance and Cigarattes)”da ise, geleneksel aileye ilişkin birçok miti bir arada bulmak mümkündü. Müzikleri ve oyunculuklarıyla etkileyici olan film, yerleşik mitler açısından değerlendirildiğinde, oldukça zengindi. Kocasının bakımını en iyi biçimde yapmasına karşın aldatılan sadık eş, doğal mekanı ev olan kadın, tüm bakıma karşın sadakatsiz koca, seks düşkünü ‘kızıl saçlı’ genç kadın... Aslında film ilk bölümünde tüm bu egemen mitlere karşı yeni mitler ileri  sürüyor izlenimi veriyordu. Geleneksel Amerikan ailesi, özellikle oyunculuğun abartılarak kullanılmasıyla eleştirildi bir bakıma. Ancak ikinci bölümde, aldatılan eşin kocayı evinde bekleyişi, hatta ‘kızıl saçlı’ genç kadınla kavgaya tutuşması ve nihayet kocanın bakım ihtiyacı nedeniyle eve dönüşü... Aslında tüm geleneksel mitlerin onaylandığını gösteriyordu bu unsurlar. Her ne kadar sadık eş karakteri güçlü kadın imgesi gibi yansıtılsa da, temelde tüm kadınlar aşırı duygusal, gerçeklikten uzak, değer yoksunu ve varlığını gerçekleştirebilmek için bir erkeğe ihtiyaç duyan karakterler biçiminde yansıtılıyordu. Sonuç olarak, geleneksel Amerikan ailesinin radikal eleştirisini beklerken, bu aileyi temsil eden, güldürü unsurlarıyla  harmanlanmış,  müzikal bir film  izlemekle yetindik.

 

Türkiye sinemasında kadın miti

 

Türkiye sinemasında ise kadın kimliği, daha çok ataerkil bakış açısıyla yansıtıldı. Basmakalıp tipler oluşturularak, geleneksel kadın rollerine yer verildi. Bağımsız kadın karakterler,  ‘iyi’nin karşısında konumlandırılan ‘kötü’ imajıyla sunuldu. Ki bu imaj, kadınların daima birbirleriyle mücadele içinde oldukları yönündeki mitin uzantısından başka bir şey değildi. Müjde Ar, Hale Soygazi, Nur Sürer ve Türkan Şoray gibi oyuncular, ataerkil  bakışın dışında oyunculuklar sergilediler. Önceleri daha çok toplumun kadına dayattığı rollerde görünen Hale Soygazi ve Türkan Şoray, özellikle 1980 sonrasında, tek başına ayakta duran, güçlü kadın imgesiyle başarılı örnekler verdiler.

 

Ancak, kadın kimliği konusunda en etkili ve cesur oyunculuğu sergileyen Müjde Ar oldu. Türkiye’de kadın kimliğini en ilerici çizgide ele alan yönetmen ise usta sinemacı Atıf Yılmaz’dır. Filmlerinde kadın sorunlarına ağırlık veren Yılmaz, kadının sosyal ve cinsel özgürlüğüne sahip olması adına çok sayıda kadın filmine imza atmıştır. Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve Müjde Ar’ın rol aldığı “Ah Belinda”da farklı sosyal konumlardaki iki kadının öyküsü anlatılır. Bir kadın oyuncu, rol aldığı reklamda oynadığı kişiliğe bürünerek yabancılaşır. Bir anda kendini bu karakterin yaşamının ortasında bulur. Bu şekilde toplumumuzdaki kadınların, özellikle seçme olanağı ellerinden alınan ev kadınlarının çıkmazları verilir. Filmde, kadının doğal mekanının ev olduğu, doğal olarak eş ve anne olduğu, kamusal alanın erkeğe ait olduğu mitleri eleştirel gözle verilir.

 

Karşı mit örneği: bilim

 

Bir kültürde yer alan hiçbir mit evrensellik özelliği taşımaz. Toplumun büyük kesimi tarafından benimsenen, başat mitler olduğu gibi, karşı-mitler de bulunur. Egemen mitlerle çelişen mitlere sahip alt kültürler de söz konusudur. Mitler birer kültür ürünü olduğundan her kültürde aynı konuda, farklı mitler bulmak mümkündür.

 

Bilim, karşı-mitlerin başat mitlere güçlü biçimde meydan okuduğu alanlar için iyi bir örnektir. Bilimin başat miti kendini, doğayı gereksinimlerimize uyarlama, güvenliğimizi ve yaşam standartlarımızı iyileştirme biçiminde sunar. Bu nedenle imgelemimizde bilim, nesnel, doğru ve iyi olandır.

 

Ancak, şaşırtıcı biçimde bilime yönelik karşı-mit de oldukça güçlüdür. Bu mit bilimi, kötücül, doğadan uzaklığımızın, onu anlayamayışımızın bir kanıtı olarak görür. Bilim insanları kendi maddi amaçları peşinde koşan bencil, dar görüşlü insanlar biçiminde sunulur.  Popüler kültürde her iki bilim mitinin de çok iyi temsil edilmesi oldukça ilginçtir. Televizyonun olgusal yanı içindeki haberler, güncel olayları işleyen haber programları ve belgeseller, karşı-mitten daha çok başat miti gösterme eğilimindedirler; öte yanda kurgusal televizyon ve sinema ise oranları tersine çevirir; kötü bilim adamları iyilerden daha çoktur ve bilim çözdüğünden daha çok soruna neden olur.

 

Sinemada bu konuya dair verilebilecek en belirgin örnek “Dr. Moreau’nun Adası (Island of Lost Souls)” olmalı. Filmde, üstün bir insan ırkı yaratmaya çalışan Doktor Moreau’nun öyküsüne tanıklık ederiz.  Benzer biçimde “Frankenstien” da  bilim insanlarına dair mitleri kullanarak, zihinlerde yer etmiştir.

 

Irklara ilişkin mitler

 

Sinema, bilinçli biçimde mitin tarihi doğallaştırma işlevini yerine getirmesine yardımcı olur. Örneğin, siyahlara ya da Latin Amerikalılara dair temsillerde, toplumsal  çatışma öyle sunulur ki, film okuması yapılırken, çatışmanın sebebinin toplumsal yoksunluktan kaynaklandığı biçimindeki olası anlamın çıkartılmasını engellenir. Ve siyah ya da Latin Amerikalı gençlerin “doğal olarak” yıkıcı, saldırgan ve asosyal oldukları biçimindeki mit güçlendirilir. Öyle ki, siyah toplum üç sözcükle tanımlanacak düzeye indirgenir: genç, öfkeli ve siyah...

 

Sinemada ırklara ilişkin mitler konusunda verilebilecek en eski örneklerden biri “Rüzgar Gibi Geçti (Gone With The Wind)” olsa gerek. Sinema tarihinin en çok para getiren, en fazla seyirci çeken   ünlü filmi, siyah ırka dair neredeyse tüm mitleri barındırmaktadır içinde. Halinden hoşnut olmakla birlikte yalancı, çıkarcı, nankör siyah insan, inceden inceye zeka özürlüdür filme göre. Siyahlara ilişkin bu tür beyaz miti, beyaz toplumların mahkemelerinde ve cezaevlerinde siyahların neden orantısız biçimde yer aldıkları gerçeğini açıklamak için kullanılmaktadır ve onların toplumsal koşullarından çok doğalarına atıf yapılmaktadır. Bu mit, hem siyahların ABD ve İngiltere’deki varlığının hem de onların dezavantajlı toplumsal konumlarının temelinde yatan Karayip Adaları ve Afrika Ülkelerindeki sömürgecilik ve köleliğin tarihini gözardı etmektedir.

 

Benzer bir mite Türkiye sinemasında da sıkça rastlarız. Roman halkının filmlerdeki temsili, düşük ahlak düzeyine sahip, yıkıcı, şiddet yanlısı ve eğlence düşkünü oldukları biçimindedir. Bu da Roman halkına dair zaten varolan miti güçlendirmekten öte bir görev görmemektedir.

 

Geçen yüzyılın başında tüm dünyada yaygın olarak izlenen western filmleri de benzer bir mite kaynaklık etmişti. Western filmlerinin kahramanları yerlilerin topraklarını işgal eden beyaz adamın otoritesini onaylamakla yetinmiyor, beyaz ırkın Kızılderililere uygarlık getirdiğini iddia ederek meşruluğu için gerekli zemini oluşturmaya çalışıyordu. Western filmlerinde yer alan Kızılderili temsilleri; vahşi, şiddet yanlısı, yıkıcı yerli mitine dayanıyordu.

 

Westernlerin karşı mit üzerine kurulmuş, akılda kalan belki de en önemli örneği ise, “Kurtlarla Dans (Dances with Volwes)”... Kızılderili sorununa ilerici bakış atan filmde Hollywood’un anlata geldiğinden farklı bir Kızılderili temsiliyle karşılaşırız. ABD’de yüzyıllardır süren vahşi, ilkel yerli miti yerini, insancıl Kızılderili toplumu temsiline bırakıyordu Kurtlarla Dans’ta.

 

Ancak, az sayıda film aracılığıyla insan yaşamını ve düşüncesini sofistike mitlerimizin egemenliğinden kurtarmak mümkün görünmüyor. Belki de bu bağlamda yapılması gereken, özellikle kapitalizmin yarattığı mitosları yıkmak için, gizli tarihlerini ve dolayısıyla sosyo-politik işleyişlerini açığa çıkarmanın yollarını aramak olmalı.



[1] James  Monaco, Bir Film Nasıl Okunur?, Oğlak yay., Çev. Ertan Yılmaz, Üçüncü baskı 2003, İstanbul syf. 250

Son Güncelleme ( Salı, 22 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin