Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Antoloji arrow Nazım Hikmet'e derin saygılarımla
Nazım Hikmet'e derin saygılarımla
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Yazar Mahir Elhan   
Cuma, 11 Nisan 2008

              SAMAN SARISI
                                            Vera tulyakova’ya derin saygılarımla

I.
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimse yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyordum

                   Varşova’da bristol otelinde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinden iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ
            elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
           yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka
          gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli olur mu çizmelerden
oluyordu onların ki
korkularından ateş etmeğe başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her ses her kıvıltıya ateş  ediyorlar
hatta Şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun
         saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
          yelin içinde sıcak bir francala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören  memuru açtı yaldızlı ak kapıyı girdim büyük salona genç bir kadınla saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebek
          evlerindeki gibi

ve sen bundan dolayı 
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol memenin üstüne
uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın                 
                   
  arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cigaranın ucunda senin
Ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık 
         benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin 
         senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi 
        diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu 
        ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarımızı batıra 
         batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik’in Araplardan kalma usturlabını
ve Pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında 
     Rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte 
      ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını 
      çalan borozan gece yarısını çaldı  
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi 
                        şehre yaklaşan düşmanı haber verdi
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borozan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden 
        öldürülmenin acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş 
        bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekispires
yağmurlar içindeydi Pırağ
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurla içindeydi Pırağ
sen yoksun
uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Viltava suyu akıyor köprülerin 
            altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor 
                               biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş 
                   lokantalar barlar da öyle
Vitrinler bomboş 
                  ne kumaş ne kıristâl ne et ne şarap 
                  ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu 
                  ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi 
       yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden 
       silkinmek için Lejyonerler Köprüsü’nden martılara 
       ekmek atıyor 
                    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp 
                    her lokmayı
vakıtları yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değildim bir uyuyan varsa da orda
belki üst ranza boş
Moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını 
                      Birest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden 
          geçiyorlar
Berlin’den beri kompartımanda bir başınayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çatırdata çatırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı’nda yitirdim ansızın 
               seni oysa ansızın değil  çünkü önce yitirdim 
               avucumda elinin sıcaklığını senin sonra elinin 
               yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra 
               elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı 
           çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içine 
           yoksun bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde 
            tanırım
Milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmamışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
Milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul’da Sarayburnu akıntısını çıkıyor romorkör 
       ardında üç mavuna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan romorkörün kaptanına 
            seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki 
            sesimi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin 
            düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün 
          kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlarda 
          var ama onlardan bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Pırağ’da aldı
görmedik
vakıtlarla yarışıyorum bir onlar önce geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım 
            diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem 
          koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır 
          alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy’a giremedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim 
         ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten 
         çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi 
          ve dünya güzeldi
lokantalara  giriyorum estırat orkestraları yani cazları 
         ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı gece yarısını Stırasnoy Manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı 
       bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmadık 
       istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık 
       zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplayım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını 
          elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu 
         bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiç birinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim  

II.

 on dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor 
       Kızıl Meydan’a Konkord’a iniyor Abidin’e 
       rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
eveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü 
        Titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere 
        dolanacak ama daha bundan haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki 
         otel odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum 
          Sen ırmağının rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda 
          Paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bugidili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le
meydanda fırdönen Celâlettin’den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar

 

bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar 
        renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye atmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem 
        ve öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan 
        vakıtları tuvalinde Abidin’in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip 
        kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir 
        parçasını,Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü’nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak 
        bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris’in mavi 
        suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek 
        ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris’in suretiyle 
        birlikte suret eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük 
         mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimden ayaklarımdan kopup havalanacaklar 
         salına salına dönecekler başımın üstünde
sağım solum yok yukarım aşağım yok
Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda 
          şehit düşen ve Gagarin yoldaşın ve daha adını sanını 
          kaşını gözünü bilmediğimiz Titof yoldaşın ve ondan 
          sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası melezi 
           ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini 
           güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin,
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan 
            kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam 
            yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat  
yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini 
            yapabilir misin
bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz 
            deniz kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya’nın memelerini okşuyordu 
            avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el  ve okşuyordu boynunu altı aylık 
            oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda 
           deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu

sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya 
             kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı 
             Nikolas’ın elini 
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı 
             hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961’de Küba’da çok renkli ve çok serin ağaçlar gibi evler 
             ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren bir el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına 
              hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların 
             bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

 

akşam oluyor Paris’te
Notr Dam turuncu bir lâmba gibi yanıp söndü
ve Paris’in bütün eski yeni taşları turuncu bir lâmba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı 
        filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu 
         çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla 
         dökülüyor onun içine ve kurumaya uçsuz 
         bucaksız bir akan o’dur
Paris’te bir kestane ağacı olacak
Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e boğaz sırtlarından
hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar
yazısını düzenler nakışını basanlar
bu kitabı dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
bir de Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı belâsı,başımın.  

 

                     NAZIM HİKMET RAN
                     Moskova,Pırağ,küba,Paris……

 

Son Güncelleme ( Çarşamba, 16 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin