Ana Menü
Anasayfa
Sanat ve Edebiyat
Psikoloji ve Felsefe
Antoloji
Kitap Tanıtımları
Kültür ve Sanat Etkinlikleri
Ziyaretci Defteri
Önemli Adresler
Fotograf Galerisi
Hava Durumu
Galeri
kod parametreleri
 
... Dakika Dakika SİNEMA - TİYATRO - SERGİ - KONSER ve FESTİVAL Etkinlikleri Ayakizlerinde ...
 
Anasayfa arrow Psikoloji ve Felsefe arrow Mahremiyetin Sonu Oyun ve Sanat
Mahremiyetin Sonu Oyun ve Sanat
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Yazar Başak KAMACI   
Pazar, 27 Ocak 2008

Mahremiyetin Sonu Oyun ve Sanat

Çocuk oyunu ve sanatsal yaratı... Bu ikisi arasındaki benzerlik ilişkisini ilk kuran Freud oldu. Freud sonrası psikanalistlerin, sanatçının ve yaratıcılığın kendi iç süreçlerini açıklamasında bu kurgu, tartışmanın temelini oluşturdu. Melanie Klein, Kernberg, Didier Anzieu, Otto Rank, Rollo May gibi psikanalistler yaratma ve yaratma süreçleri üzerinde çalıştı ama konuya bütünsel bir yaklaşım sunan Winnicott oldu.

Winnicott’in geçiş nesnesini ve oyun kuramını açıklarken, iç ve dış gerçeklik dışında üçüncü bir alan tanımı yapar. Winnicott'a göre çocukluk dönemlerinden başlayarak insanın gerçeği kabul etme süreci hiçbir zaman tamamlanamamaktadır. Hiçbir insan iç ve dış gerçekliği birbiri ile ilişkilendirme geriliminden kurtulamamıştır. Bu gerilimden kurtulma imkanını sağlayan sorgulanmayan bir ‘ara deneyim’ bölgesidir. Sanat, din ve çocuk oyunları bu deneyim alanında gerçekleşmektedir. Winnicott'in geçiş nesneleri ve oyun kuramından hareketle tanımladığı bu ara bölgede gerçekleşen sanat yaratımlarının kendi iç süreçlerini psikanaliz kuramı çerçevesinde ele alalım.

Freud'da çocuk oyunu ve sanatçı

Freud’un psikanaliz teorisinden hareketle, sanatı ve yaratıcı süreci ele aldığı ‘Sanat ve Sanatçılar Üzerine’ adlı kitabı,  büyük yankılar uyandırdığı kadar eleştirilmiştir de. Freud’un çalışmasının temel çıkış noktası, sanatsal yaratıyla çocuk oyunları arasında bir akrabalık olduğudur.  Freud, sanatsal etkinliğin ilk dışa vurumlarını çocukluk dönemine benzetir.  Çocukluk döneminde en ciddiye alınan etkinliktir oyun. Oyun sırasında çocuk gerçek dünyanın nesnelerini alır ve onları oyunun içinde istediği gibi yerleştirir. Oyun aracılığı ile kendine başka bir dünya yani gerçekliğin yer değiştirmelerinden oluşmuş hayali bir dünya kurar. Kurduğu bu dünyaya kendini o kadar kaptırır ki dış dünyadan gelen uyarıları algılayamayacak kadar dalgındır.Oyunda, birden fazla çocuk varsa hepsi de kendini aynı ortak kurgusal dünyaya kaptırmıştır. Rol paylaşımındaki bir uyumsuzlukta çoculardan biri çıkar ve "Ben artık oynamıyorum" der. Böylece oyun bozulur. Şu soru hemen akla gelir: "Çocuğun oyun oynamayı bu kadar ciddiye alması dış dünyayı ciddiye almadığı anlamına mı gelmektedir?" Oyuncu çocuk, dış gerçekliğin farkındadır. Tam da artık ben oynamayacağım dediği zaman, oyunu terk etmesi, dış gerçekliğin farkında olduğunun kanıtıdır.

Bu durumda oyun nerede bitiyor; gerçeklik hangi anda başlıyor? 

Çocuk, dış dünya ile ilgili merak gidermeye çalışırken ebeveynlerinden aldığı cevaplar onu tatmin etmez.  İşte çocuk anlamlandıramadığı ve tatmin olmadığı cevaplar sonrasında, oyuna kaçar. Gerceğin ne olduğunu anlamak bu kadar zorsa, o zaman çözüm, yeni bir dünya kurmaktır. Bu hayali dünya, gerçek dünyanın motiflerini taşır. Kurduğu oyunda, bireyleri taklit eder ve henüz elde edemediklerini, tatmin olmayan isteklerini oyunda kendince gerçekleştirir. 

Oyunun bittiği an

Çocukluk döneminin sona ermesiyle, erişkin, oyun oynamaktan vazgeçer. Gerçek dünyaya adım atar ve kendini oraya uydurmak zorunda hisseder. Ama tüm bunlar oyun oynarken aldığı hazdan vazgeçtiği anlamına mı gelir? Freud, bu çocukluk hazzının ortadan kaybolmadığını ancak başka bir dolayımla yaşanmaya devam ettiğini söyler. Erişkin, oyun oynamaktan vazgeçmiştir ve düşlemeye başlamıştır. Çocukluk hazzı, erişkinde gündüz düşlerine (day dream) dönüşmüştür. Çocuklar, oynadıkları oyunun içeriğini, kurgusal dünyalarını başkalarından saklama gereksinimi duymazken, erişkin düşlemeye kapıldığı için utanır ve başkalarından saklama ihtiyacı duyar. Düşlemler, erişkinlerin mahremiyet alanıdır.                                        

Mahremiyetin bittiği alan sanat   

Acaba Freud‘un söylediği gibi oyunun yerini yetişkinlikte düşlemler mi almışır? Yoksa, oyun veche mi değiştirmiştir? Freud’a göre mutlu insanlar düş kurmaz. Düş kuranlar, yeterince doyuma ulaşmamış insanlardır. Freud, hemen tüm insanların gündüz düşleri kurduğunu söyler. Ama bu düşlerini gerçekleştirenler, yani oyuna devam edenler, nevrozla flört halindeki sanatçılar ya da yaratanlardır. Sanatçı, paylaşması utanç veren fantazmalarını, sanat ürünleri aracılığı ile başka bir biçime büründürerek, düşlemlerini kabul edilebilir bir dış nesneye dönüştürmüştür. Yani sanatçı, telafi mekanizmasını kullanarak onay görmesi imkansız düşlemlerini, bastırılmış, doyuma ulaşmamış isteklerini, sanat aracılığı ile dışsallaştırmıştır Freud’a göre. Böylece, mahremiyet alanı kapanmakta, yeni bir alan, yani estetik alanı açılmaktadır. Freud, çocuğun oynadığı oyunla kurduğu ilişkiyi ve oyunu çok önemsemesini, sanatçıların tutumuna benzetir. Sanatçı da tıpkı çocukların yaptığı gibi, dış dünyanın nesnelerini alır, onları istediği gibi yapıtına yeni bir düzen içinde yerleştirir ya da onları dönüştürerek tanınmayacak hale getirir, deforme eder. Bunu yaparken de tıpkı oyun oynayan çocuk gibi ciddidir. Kendini, geçici olarak dış dünyadan soyutlamıştır. Tüm konsantrasyon ve enerjisi, dalgınlık içinde yarattığı şeye yönelmiştir.

Karşılaşmanın büyüsü     

Yaratıcı eylemin birinci aşaması olan karşılaşma, sanatçının kullanacağı malzemeyle, manzarayla, temayla, fikirle ya da iç hayalle iradi ya da iradi olmayan bir biçimde karşılaşmasıdır. Sağlıklı bir çocuğun oyununda da karşılaşma vardır. Çocuğu oyun oynamaya iten arzu karşılaşmanın zeminini hazırlar ve bu onun yaratıcılığının ilk örneğidir. Kendini unutma, kapılıp gitme, gömülmek, karşılaşmanın yoğunluğunu anlatmaktadır. Bu yoğunlaşmanın kendisi yoğunlaşan için bir haz kaynağıdır. Yoğunlaşma sırasında yaşanan, bir yanılsamadır. Annenin memesiyle çocuk arasındaki yanılsama ilişkisine bezer bir biçimde, yaratma sırasında yaratıcı da 'ego kontrolünde regresyon' diye adlandırılan bir süreci yaşamaktadır. Egonun denetiminde regrese olan yaratıcı, sanatçı, geçici olarak dış dünyanın gerçekliğinden koptuğu yanılsamasını yaşamaktadır. Çocuk, nasıl bu yanılsamanın ardından nesneyi yani annesinin memesini dışsal bir nesne olarak kavrıyorsa sanatçı da yanılsama sürecinin ardından gerçeklik duygusuna geri dönerek, bilinçdışı malzemeyi üretime dönüştürür. Dolayısıyla regresyonunu (gerileme) pozitif bir yaratımla sonuçlandırmış olur. Hem oyunda hem de yaratıcı eylemde ortak olan can alıcı nokta , bu iki eylemin de düzen kurmayı, bütünleştirmeyi amaçlayan eylemler olmasıdır. Gerçekliğin hem ifadesi hem de inkarı olan oyun ve sanat aracılığıyla kurulan düzen, ego bütünlüğünün sağlanmasına hizmet etmektedir.                                          

Estetik haz ve yanılsama    

Yaratılan şeyden haz alan izleyicinin durumu nedir? İzleyiciler için başka bir özne tarafından yaratılmış sanat nesnesi neden etkileyicidir? Freud'un ‘Totem ve Tabu’da dile getirdiği gibi yalnızca sanatsal yanılsamadır ki, isteklerinden dolayı acı çeken insanın doyuma benzer bir tatmini yaşamasını mümkün kılar. Ve bu yanılsama, bizde sanki  oyun gerçekmiş gibi bir duygusal etki bırakır. İşte bu nedenle sanat büyülüdür ve sanatçı da büyücüdür Freud için.     Freud‘un büyü dediği, bizim estetik haz olarak ifadelendireceğimiz bu etki, nasıl oluyor da insanları sarıyor?                                   

Tekrar  Freud’a  kulak verelim 

‘‘...sanatçı, bizim daha çok kişisel gözüyle bakacağımız düşlemlerini önümüzde sergiledi ya da bunları bize anlattı mı, belki o vakit çeşitli kaynaklardan çıkıp gelerek bir araya toplanan yüce bir haz duyarız. Bunun nasıl üstesinden geldiği, sanatçının en derin gizlerinden biridir; kuşkusuz tek tek ben‘ler arasındaki duvarların yolaçığı o itip uzaklaştırıcı gücü yenme tekniğindedir ki, gerçek ars poetica saklı yatmaktır. Bu teknikte başvurulan iki aracı belirleyebilmekteyiz. Sanatçı, bir takım değiştirmelerden ve örtüp gizlemelerden yararlanarak bencil düşlemlerini yumuşatmakta, bunların dışa vurumunda salt biçimsel, yani estetik bir haz sunarak bizi kendisine bağlamaktadır. Ruhumuzun derinliklerinde saklı yatan kaynaklardan daha büyük hazların doğmasını sağlamak için sanatçının bizlere sunduğu hazzı 'ayartı ödülü' ya da ‘ön haz’ olarak nitelemekteyiz. Bana sorarsanız sanatçının sağladığı tüm estetik haz bu niteliği taşımakta, bir sanat yapıtının bize verdiği asıl haz ise ruhumuzdaki gerilimleri gidermesinden kaynaklanmaktadır. Sanatçının bizi bundan böyle kendi düşlemlerimizin  hiç sakınca tanımadan ve utanıp sıkılmadan zevkini çıkarabileceğimiz duruma getirmesi de belki söz konusu amacın gerçekleşmesinde hayli rol oynamaktadır.’’

Öncelikle şunu tespit edelim; estetik heyecan yalnızca güzel ve zevk veren şeyler karşısında mı duyulmaktadır? Çarmıha gerilmiş İsa tablosunun bize keyif vermesini bekleyebilir miyiz? Ama bu kıyım ve acı dolu resimler de bizde heyecan uyandırmıyor mu? O halde, estetik hazzın kaynağı tek başına güzel olamaz, haz bir tek kaynakla açıklanamayacak kadar komplike aynı zamanda da paradoksal ve ambivalan bir duygu. Dolayısıyla estetik bir yapıtın haz kaynağına dönüşmesinin nedeni güzel olması değil, çözümleyemediğimiz bir biçimde bizde birden çok karşıt duyguyu uyandırmasıdır diyebiliriz.                                                

İzleyenin yanılsaması 

Bir tek sanat nesnesidir ki, bize aynı anda zevki ve dehşeti, kaygıyı, korkuyu, sevgiyi, sıkıntıyı, iyimserliği yaşatır. Burada, başka bir yanılsamayı da görünüşe çıkartmış oluyoruz. Bebeğin yanılsaması, sanatçının yanılsaması ve son olarak da estetik hazzın yani izleyicinin yanılsaması... Estetik duygu, hem gerçekleşen hem de gerçekleşmeyen, hem kişisel olan hem de olmayandır. Estetik duygu, şaka götürmez bir oyundur. Nedenini anlayamadığımız bir biçimde bazı sanat eserlerinin bizi alıp götürmesinin nedeni belki budur. Sanat bizi oyuna çağırmaktadır. Freud, sanatsal yaratı ile oyun arasındaki ilişkinin dilde saptanabildiğini söyler. Opera ve tiyatro gibi görsel sanatlara oyun ve sanatçılara da oyuncu deriz. Sahnede canlandırılan, hüzünlü de olsa komik de olsa, şiddet de içerse, hatta bizim yaşamımızın olumlu ya da olumsuz unsurlarını barındırıyor olsa da o ‘oyun’dur ama perde kapandığında oyunun biteceğini biliriz. Böylece, gerçek hayatta insana zevk vermeyecek pek çok şey, hayal gücünün yarattığı oyunda izleyiciler ve dinleyiciler için bir haz kaynağına dönüşür. Çünkü, oradaki ölüm aslında ölüm değildir, aşk ve ondan duyulan acı gerçek değildir. Tutku, yalnızca izlenen bir şeydir, bizi acıtmaz. Oyunun içinde ölüm duygusunu yaşamak korkutmaz. Tam tersine dolayımlı bir biçimde haz verir. İşte hem çocukluk oyunlarımız hem de sanat bize bu deneyimi yaşatmaktadır. Zarar görmeden hayal gücünü sonuna kadar zorlayabilme, çeşitli duygular arasında gidip gelme özgürlüğünü sunmaktadır. Bir oyunda birden fazla çocuk varsa ve eğer oyunla ilgili beklentiler konusunda uzlaşma sağlanamazsa, çocuklardan biri en sonunda çıkar  ve ben ‘oynamayacağım ‘ der. Peki erişkinler için yanılsamanın büyüsünün ortadan kalktığı, oyunun bozulduğu kaçış anları yok mudur? Ya da yanılsamanın gerçeklikle yer değiştirdiği ve bu yanılsamanın pozitif bir yaratmaya dönüşmediği psikotik dünyaya ilişkin ne söyleyebiliriz?

Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
 
   
 
 
   
   
 

 üye ol fotografını paylaş sende..!!

Galeriye gitmek için TIKLAYIN

 

 

 

  ayakizleri tanıtım

 

Sponsor

Film izle

Magazin Haberleri

Cemiyet Haberleri

 

             
   

 

copyright © Ayakizleri Sanat ve Edebiyat Toplulugu
2006
Cemiyet Magazin